HASBİHAL

Deniz Seki Furyası

Son zamanlarda kafamı çevirdiğim yerde Deniz Seki görüyor olmak, bir türlü taraf tutamadığım bir tartışmayı yeniden hatırlattı bana. Uyuşturucu ticaretinden yakalanmış, hapis yatmış, bununla epey bir olay olmuş; yakın zamanda da hapisten çıkmasıyla olay olmuştu Deniz Seki. Türkçe popun hastası olmasam da sesini, edasını beğendiğim bir ablaydı. Uyuşturucudan içeri girmesinde de bir samimiyet, hatta neredeyse bir asalet buluyorum; günün sonunda ilham perileri kimseye bedavaya gelmiyor. Örnek bir davranış olmasa da mini etekli kadınlara laf atan terliksi hayvanların özgür gezdiği bu memlekette şov yapar gibi içeri tıkılan bir toplum kişisiydi Deniz Seki benim için.
Hayatımda hiç hapisten çıkmadım, nasıl bir psikolojidir bilemem. Ancak toparlanma süreci ne kadar sürerse sürsün sahnelere dönmek istemesi çok normal Deniz Seki’nin. Hatta belki bunu toparlanmasının bir parçası olarak kullanması da. Fakat bu “özel durumunun” verdiği algıda seçicilikten midir bilinmez, kafamı çevirdiğim yerde ya Deniz Seki’nin Harbiye Konseri, ya Kıbrıs bilmem ne otelinde konseri ya da yeni çıkan kitabıyla ilgili bir afiş görüyorum. Hani Türk pop müziğinin muasır medeniyetler seviyesine doğru en çok yol kat eden prensi Tarkan’ın bile bu kadar reklamını, afişini görmedim ben ömrü hayatımda. Deniz Seki’nin şu anki popülerliğinden prim yapmaya çalışan şekil 1a medya ve organizatörler hiç şaşırmadığımız üzere ellerinden geleni artlarına koymuyorlar.

Şaşırmadığımız gibi diyorum, öyleyse neden oturup yazıyorum, değil mi? Medyanın yalnızca “Vay ben duymadım, vay ben görmedim.” diyen kalmasın ve tüm Deniz Seki severler, hatta tüm Türk pop müzik severler bu müjdeli haberi alsın gibi ulvi bir gaye ile mega kampanya başlatmasını zaten beklemiyordum. İşin beni şaşırtan yanı, Deniz Seki’nin bu özel durumunu kullanmaya çalışan medyanın benim üzerimde mükemmel çalışması! O renkli arka plan üzerine dağınıkça çizilmiş Deniz Seki suretini görünce “Tanrım!” dedim, “hapisten çıktıktan sonraki ilk konseri lan, buna gidilir!” Neden? Neden abi? Bir kere bana bedava bilet versen “kim gidecek şimdi?” diyecek kadar ender dinlediğim bir insan. Hadi tür olarak eşlik edecğeim şarkısı mutlaka çıkar, sesini canlı dinlemeye değer diyelim; ne gerek var ki şimdi gitmeme? Günün birinde canım konsere gitmek isterse bir değişiklik yapıp giderim. Neden şimdi? Neden hapisten çıkan ünlünün konserine, hayvanat bahçesinde ilk kez zürafa gören masum bebe hevesiyle gitmek istiyorum?
Hani şu çok üstüne gittiğimiz realite şovlar var ya; insanların nasıl birbirinin kuyusunu kazdığını, canlı yayında ağlayıp zırladığını, hatta bazen utanmayıp anasının babasının ölüm haberini aldığı sahneleri yayınlayan iğrenç medya mahlukatları… Biz, kendi fabrika ayarlarımızda o fesatlığa sahip olmasak, medya bu hale asla gelmezdi. “Medya yönlendiriyor” “medyanın oyunları” deyip durduğum etkiyi yok sayamayacağım gibi medyayı bu hale getiren insan dürtülerini daha bir yok sayamayacağıma ikna oldum. Üniversite birinci sınıf İngilizce dersinde Salmon Rushdhie’nin realite şovları eleştrdiği “Reality TV: a dearth of talent and the death of morality” yazısında “It is good to be bad.” önermesini tartışmış, yaratılış mitlerimize bile Adem-Havva hikayesiyle zerk ettiğimiz yasağa ve kötüye olan meyili incelemiştik. Ne tartışmıştık derste, biz mi kötüyüz yoksa medya mı kötü derken yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan muhabbetine bağlamıştık her şeyi. Ben, hep biraz hümanist yaklaşırım olaylara; psikoloji dersinde de görüşlerin çevre sayesinde nasıl kızgın demir gibi eğilip büküldüğüne kanıtlar bulduktan sonra iyice sevgim artmıştı insanlara. Şimdi bu densiz posterler yüzünden yine soğudum kendimizden. Biz insan oluruz ama adam olamayız. Trump’ı da Erdoğan’ı da müstahak…

You Might Also Like

No Comments / Yorum Bulunmuyor

Leave a Reply / Yorum Yazın

Show Buttons
Hide Buttons