HASBİHAL

Pursuit of Happiness

Şimdi başlığı okuyunca izleyenlerin aklına hemen Will Smith’in filmi gelmiş olabilir, yani en azından birkaç gün öncesine kadar ben olsam aklıma sadece bu gelirdi. Ama bu yazı bir filmle ilgili değil, öğrendiğim ilginç bir bilgiyle ilgili.
Mutluluk, hepimizin temel gayesi. Bunun için çalışıyor, çabalıyoruz; meslek edinip refah ve mutluluk sahibi olurken de, arzu ettiğimiz hizmetleri sunacağını umarak seçimlerde oy verirken de.(SPS 102 standardında seçimler baza alınmıştır.)

 

New York’tayken bir öğretmenimden öğrendiğim şey beni çok şaşırttı. Benim şimdiye dek ancak bir filmle özdeşleştirebileceğim “pursuit of happiness” aslında Amerikan anayasasında bir maddeymiş. Madde açıkça şunu diyor: Bizim insanlarımız bunları aramakta her türlü serbesttir: “Life, Liberty and the pursuit of Happiness”
4 Temmuz’daki meşhur özgürlük bildirilerinde ve dolayısıyla mevcut anayasalarında insanlarına “mutluluklarını aramak ve gözetmek” hakkı verilmesi, vallahi benim çok hoşuma gitti. Elbette tüm anayasalar insan hakkını, ya da en azından bir ölçüde sosyal hayat düzenini gözetmek için tasarlanıyor. Ancak anayasa deyince benim aklıma “vatandaşlar böyle yapabilir, vatandaşlar bunu yapmakla yükümlüdür, vatandaşlar bak bunu yapmazsanız işler sarpa sarar” tarzında kontrol mekanizmasına, insanı devlet düzeninin hizmetine sunan ve otoriteye boyun eğen bir figüre dönüştüren yasalar bütünü geliyor. Öyle değil mi ki hak, hukuk bu ülkede başvurmaktan çok kaçınılan, baş ağrısı olan, hak aramak şöyle dursun başa bir şey geldiğinde bile yaka silkinip sakin sakin hayata devam etmek istenen bir sistemler bütünü. Ve yine bu anlayıştan dolayı “devlet ana” aslında biraz “devlet baba”ya yakın, daha eli sopalı, daha bir gözü üstümüzde, korkulan bir otorite unsuru olmuş durumda. ( ekstrem örnekler için bkz. Herhangi bir yurdum haber bülteni )
Amerika ise bizden gerçekten bambaşka bir boyutta. İnsanlar “devlet” denen mekanizmanın kendileri için var olduğunu, sahip olduğu hakları ve hakları doğrultusunda neler yapabileceğini biliyor. Ondandır ki bu “self made man” mantığı, liberalizmin nirvanası memleket “özgürlükler ülkesi” olarak anılıyor. Elbette bunun da bazı istenmeyen sonuçları var. İnsanlar çok başarılı, çok kendine güvenli, çok gözü pek olabiliyorlar ancak hala geçerliliğini koruyan bu atalardan kalma özgürlük bildirgesi yüzünden silah edinmek de öyle kolay ki yalnızca “güvenliğimi korumak benim hakkım” diye değil psikopatlık yapmaya yeltenen de kolayca bir tane ediniyor.

 

Ama elbette bunlar ekstrem durumlar. Yine aynı şekilde herkes kendi yoluna hadi eyvallah gibi bir durum da söz konusu değil elbette, sonuç olarak dünyayı kontrol eden bir ekonomiyi bu insanlar ve eyaletler bütünü oluşturuyor. Ancak günlük hayatta kendine güven ve değer vermekten tutun kendine bir gelecek yolu çizmeye kadar herkes kendi doğrularının peşinden koşmakta özgür. Herkes hayal etmekte, oyuna başlamakta, “winner” ya da “loser” olmayı baştan kabul edip maceraya atılmakta özgür.
Yazıyı bitirmeden önce son bir şey eklemek istiyorum. Filmlerden herkes aşina ama şurası gerçek ki burada adım başı bir evsiz görmek, hele hele geceleri oldukça sıradan bir durum. Kültürlerinin kişiyi kendi çıkarları ve mutluluğunu korumaya yönelndirmesi; Amerikalıları bireyci sisteme, kapitalist ekonomiye, özel sigorta sistemlerine ittiği gibi insanlar arasındaki karşılıklı sorumluluk algısını da ortadan kaldırıyor. Ondandır ki oyunun kaybedenleri ancak vazgeçip kenara çekiliyor ve geride kalanları izliyor. Bu açıdan bakıldığında da tekrar aynı klişe tartışma konusuna geri dönüyoruz : “birey mi, toplum mu?” Bana sorarsanız zaten hiçbiri mükemmel değil. Ama kalkıp buradaki düzene alışmak derseniz de… En iyisi herkes neye alıştıysa öyle devam etsin. Burada kazanan halinden memnun, kaybeden halini kabullenmiş, işler de tıkırında. Ne diyelim, Allah bozmasın.

You Might Also Like

No Comments / Yorum Bulunmuyor

Leave a Reply / Yorum Yazın

Show Buttons
Hide Buttons