KÜLTÜR LEN

Son zamanlarda izlediğim en iyi son

  • SUBSCRIBE
  • Yeni yazılar geldikçe haberiniz olsun. Söz, fazla meşgul etmem.

    No, Thanks Let me see the website.

    Hayatta başımıza hep güzel şeyler gelmesi için uğraşır dururuz. Hayalkırıklıkları, başarısızlıklar, yanlış seçimler, kayıplar… Bunlar hep istenmeyen yan etkiler. Hatta çoğumuz bunları olgulnukla karşılamak konusunda çok başarılı olduğumuzu iddia da edemeyiz. Ama yine de pes etmeyiz, gerekirse anlamsız şeylere anlam yükler yine de hayalimizin peşinden koşmamız gerektiğini biliriz. Çünkü tüm o başarı hikayeleri, efsanevi filmler, çok satan kitaplar ve kişisel gelişim seminerleri bize demiştir ki “evet, hayallerinizin peşinden koşmaktan vazgeçmezseniz günün sonunda vardığınız yerde geriye dönüp bakacak ve içinize dolan tarifsiz duyguyu hiçbir şeye değişmeyeceksiniz.”

    Öyle değil işte.

    La La Land i ilk kez Milliyet Sanat’ın kapağında gördüm. Oscar’ın en iddialı isimlerinden diyordu film için. Hani yazarım falan ya ben, sanatçıyım; takip etmem lazım böyle şeyleri. Hemen açtım baktım internetten. Imdb 8.8, Rotten Tomatoes desen %93 . Film almış başını gidiyor. Müzikleri efsane, fragman da öyle gösteriyor ki hikaye tatmin etmese bile en kötü ihtimalle gözler bayram edecek. Zalim sınav haftasının elinden kurtulup en yakın arkadaşımın evine misafir olduğum, yumuşakbaşlı bir karın düştüğü kış gecesinde gittik La La Land’e. Yazı boyunca spoiler içeren paragrafları * ile işaretleyeceğimin sözünü vermekle birlikte sizden de izledikten sonra geri dönüp o paragrafları okumanız ve düşünce dünyama ortak olmanız sözünü rica ediyorum 🙂

    La La Land biraz Midnigth In Paris ruhu taşıyor içinde (hatta bir sahnede doğrudan selam gönderiyor filme 🙂 ) . Midnight In Paris’i izlediğimizde de hepimiz gerçek (ya da gerçek olduğunu düşündüğümüz) benliklerimizden biraz sıyrılıp tutkularımız, hayallerimiz aslında neler; bizim paletimizde hangi renkler var onu sorgulamıştık. Bir de gözlerimiz, hayal dünyamız bayram etmişti tabii o nostalji ve renk cümbüşüne. La La Land o nostaljik duyguyu günümüzde geçen bir hikayeyle harmanlıyor. Kıyafetler, danslar, ışık… Bazen farklı bir zaman dilimi izlediğinize inandırmak istiyorsunuz kendinizi; besbelli tüm bunlar dünyanın bir yerinde gerçekleşirken siz aynı zaman dilimini oturduğunuz koltukta bir film izleyerek geçiriyor olamazsınız, değil mi? Emma Stone’un tam olarak tenine, saçına, gülüşüne göre seçilmiş elbiselerin hepsi o kadar harikaydı ki! Filmin başındaki parti sahnesi, insanların havuza atlayıp kameranın açısını sualtına taşıldığı çekimler ve filmin dönüp dönüp geldiği şarkıyı ilk duyduğumuz, Mia’nın Sebastian’ı ilk kez gördüğü loş bar, piyanonun üstüne düşen ışık sahnesi gerçekten ne kadar narin dokunuşlarla örüldüğünü gösteriyordu filmin. Oyunculuklara gelince, bunun yerine şunu koysaymışısınız diyecek kadar çok bilmiyorum endüstriyi. Ryan Gosling bence cuk oturmuştu, tam olarak Sebastian’dı. Mia rolüne Emma Stone da gayet güzel oturmuştu, değiştirilseydi aynı ruhu verebilecek oyuncular olabilir sanki, yine de bir iddia ile aklıma gelen bir iki ismi saymayacağım. Bence oyuncular perfekto.

    Hikayeyi açıp sinemalar.com’dan da Türkçe okuyabilirsiniz. Fragmanını da izleyip “ya emaaaan klişe romantik filmler, ıssız adamla kapattım ben o defteri” diyebilirsiniz. Demeyin.

    LLL d 12 _2353.NEF

    ** Bir kere evet bazı klişe motifler var filmde ama samimiyeti öyle güzel ki hepsinin. Griffith Park Müzesi’ne gidip havalara uçma hayali içinde dans ettikleri sahne mesela, her bir karesi zarif bir tablo gibi. Evet klişe bir romantik sahne, ama bu koca dünyada havalara uçmak için illa gözler önünde, illa en iyi mevkilerde, illa başkalarının takdir ettiği bir hayat tarzı içinde olmanız gerekmediğini daha nasıl anlatabilirler bilmiyorum. Veya Mia’nın Greg ile yemeğini terk edip Sebastian’ın yanına kaçması mesela; onlarca, yüzlerce filmde vardır belki bu sahne. Ama bu filmde kendimi Mia’nın yerine koyduran bir büyü vardı sanki, gerçekten hayatın içindendi onlar, gerçekten de bazen kaybedeceğimiz şeyleri ne kadar büyütüp tabir-i caizse kalbimizin sesini mute’a aldığımızı düşündüm. Zordu Mia nın yapabildiğini yapmak, kim bilir kaç kere kendimize saygımızı korumak için bu karar anlarında korkaklık yaptığımız halde yalan söyledik kendimize. Kim bilir… ***

    Yazının başlığında da değindim, izlediğim en iyi sonlardan biriydi diye. Filmlerin sonları benim için çok önemlidir. Orası filme bizim adım attığımız yerdir çünkü. Orası konuşan birini iki saat boyunca dinleyip dinleyip dinleyip sonunda sıranın bize gelmesiyle süre kıstı olmadan gece gündüz konuşup duracağımız yerdir. En güzel sonlar da bence hayat gibi olan sonlardır. Hani film boyu öleni, kalanı, felsefi lafları olsa da günün sonunda pozitif bir mesaj veren ya da aşıkların kavuşup sorunların çözüldüğü mutlu sonlar gibi tek yönlü sonlar değil. Hayatta ne fedakarlık ve gözyaşının ne de kahkaha ve minnettarlığın birbirinden ayrı olduğunu iliklerimize kadar hissettiren sonlar.

    ** Filmin sonu öyle güzel bitmiş ki ne ikisi de büyük hayaller yerine birbirini tercih ettikleri ne de hem ikisinin de hayalinin gerçekleştiği ve kavuştukları bir son bu kadar etkileyici olabilirdi. Hayatta bazı şeyler vazgeçmeyi aklımızın ucundan getiremeyeceğimiz kadar bizi biz yapar, o kadar eminizdir ki onları bulamayacağımızdan. Haksız da değilizdir. Gerçekten de bulamayız bir daha öyle bir şey. Ama vazgeçeriz; ne çok emin olarak ne nefretle ne de mutlulukla, başka bir rüzgara bırakırız kendimizi öylece. Bir bakarız sürüklenip gitmişiz. Mesafe mi dersiniz, yıllar mı dersiniz ne derseniz deyin. Hayattaki her başarımız, aslında geride bırakılan bir sürü ukdedir. O zafer noktası var ya hani geriye dönüp tarifsiz hislerle eskiye bakacağımız, işte o hisler aslında kaybettiklerimizin ve kazandıklarımızın yakamıza aynı anda yapışmasından ibaret olacak.**

    **Hani birbirlerine baktılar ya Mia ve Sebastian. Ne Sebastian Mia’yı seçmelere götürmeseydi Mia hayallerine kavuşabilirdi ne de Mia Sebastian’ı omuzlarından tutup sarsmasaydı Sebastian o kulübü açmaya karar verebilirdi. İkisi de artık geri dönülmez hayatlarında yeri doldurulmayacak, şu an sahip olduklarına bir türlü sığmayacak bir şeyi kaybettiklerinin farkındaydılar. Onlar birbirlerini oldukları kişi yapan insanlardı. Ama yine de bir arada olmayacaktı, vazgeçmek zorundaydılar. “Vazgeçiyoruz, bitti, rasyonel olan ikimizin de hayallerinin peşinden gidip daha fazla birbirimizin enerjisini tüketmemek teşekkürler kendine iyi bak” demediler. Bir tarif getiremeden, tam olarak ne zaman yaranın kabuk tuttuğunu bilemeden vazgeçtiler. Böyle romantizm kokan bir hikayeye gerek yok bunu fark etmemiz için. Ben kendi kendime “hiç pişmanlığım yok, iyisiyle kötüsüyle hatamla doğrumla kendim oldum, ben bunlarla büyüdüm” derim hep. Arkasındayım da bunun. Ama geriye dönüp baktığımda öyle yol ayrımları görüyorum ki öbür yola sapana kadar fark etmemişim ne kadar uzaklaştığımdan. Bazen de uzaklaştığımı bildiğim halde iteklemişim kendimi. Bu İngilizlerin “could have” dediği, hani pişmanlık olmayan ama sınırsız hayal gücünüzle yoğrulup ara ara başarınıza mutluluğunuza ve kararınıza yapışan, mazide kalan anılar veya ölüme terk edilmiş kararlar var ya; işte onlarla savaşmanın anlamsız olduğunu fark ettirdi bu film de. Romantik bir film, aşık bir çift hatta sonunda da kavuşmuyorlar. ***
    Ama sevgilinizle gitseniz dahi o salondan çıktığınızda ilk sarıldığınız kişi aslında sevgiliniz değil, kendiniz olacaksınız. “Could have”lerinizle barışacaksınız. “Just didnt happen”larınızla barışacaksınız.

    **Bir noktaya daha dikkat çekmek isterim. Filmin sonunda insanın bu ukdeleriyle yüzleşip hepsinden arındığı felsefi bir mesaj falan da yok. Hani o Mia’nın aslında her şey şöyle olabilirdi diye bir an düşlediği mutluluk hikayesi var ya, Sebastian ile Paris e gidiyorlar, çocukları oluyor, sonra o mekana birlikte dönüyorlar. İşte o hayalde Seb’s hiç açılmıyor. Mia kendi hayallerinin gerçek olduğu ama Sebastian’ın da hayatında kaldığı bir senaryoya iç çekiyor. Bu bilinçli bir bencillik değil, bu sadece could have’lerimizin çekici doğasını açıklıyor. Bizim emekletip yürüttüğümüz hayallere bazı gerçekçi fedakarlıkları yerleştirmeyi bir türlü beceremediğimizi, savaşmanın da burada anlamsızlaştığını gösteriyor. Kaç kere düşünmüşüzdür biz de: “şöyle olsaydı çok iyi olurdu, şöyle olsaydı… kim bilir hayatım ne kadar farklı olurdu” Farklı olacağı kesin ama bilmemiz gereken bir şey var ki; muhtemelen esas bizim hayal ettiğimizden çok çok çok daha farklı olacaktı. **

    Batı Sanatı dersi aldığımda romantizm akımını öğrenmiş, sonunda entel dantel mekanlarda romantizm deyip “ama hani modern kültürdeki ilişkiler anlamında değil sanat akımı olan” diyerek hava atacak kıvama gelmiştim çok şükür. Yine o bağlamda söylüyorum 😀 Romantizmin eski popülaritesini kaybettiği günümüzde kalbimize, yüreğimize, başka kimseciklerin adım atmasına izin vermediğimiz dünyalarımıza hitap eden bir görsellikle, kurguyla ve hikayeyle La La Land i mecazi anlamda alnından öpüyorum. Bizde romantizm bu kadar, ne yaparsın.

    Bengüsu

    You Might Also Like

    No Comments / Yorum Bulunmuyor

    Leave a Reply / Yorum Yazın

    Show Buttons
    Hide Buttons