SEYAHAT

Buda Sucks, Pest Rocks! Part 1

     Bu seyahat blogger’lığı işini çok sevdim ben yahu! Bir de TL kuru vurmasa, on numara olacak ama en azından bu yazıdaki konuğumuz, Güneydoğu Asya’daki kadar zengin hissettirmese de turist olmanın fazla pahalı olmadığı dost şehirlerden Budapeşte !

 

     Budapeşte şimdiye dek gezdiğim şehirler arasından İstanbul’a en çok benzettiğim yer, neredeyse kardeş şehir diyeceğim hatta, o derece. Bir kere İstanbul gibi ortasından deniz geçmese de ünlü Tuna Nehri geçiyor, ikonik 3 köprü ile iki yakası birbirine bağlanan Tuna Nehri aynı Boğaz gibi değiştiriyor çehresini şehrin. Bunun ötesinde, Budapeşte diğer pek çok Avrupa şehrine göre büyük ve dağınık bir şehir. “Yürünebilir” bir şehir diye bilinmesinin sebebi sanıyorum Buda ve Peşt taraflarının kendi içinde görece yürünebilir olmasından mütevellit. Yine de tıpkı İstanbul gibi toplu taşımanın kesinlikle yardımcı olacağı, çünkü birbirinden uzak yerlerde görülecek pek çok güzelliği olan bir şehir. Sonuncu ve belki de en büyük ortaklık ise kültürden kaynaklanıyor. Biliyorsunuz Macaristan, eski Türk imparatorluklarından bu yana bazı dönemler Türk kavimlerinin egemenliği altında kalmış, Osmanlı döneminde de uzun yıllar Türk-İslam sentezini almış; ancak özünde Hıristiyan kültürüne dayanan bir Avrupa toprağı. Bizler gibi at üstünde göçebe yaşayan atalara sahip olmak; et ağırlıklı bir mutfak, daha keskin bir dil ve daha mütevazı bir tutum bırakmış onlara miras olarak.

 

     Budapeşte’ye, Braşov’dan bindiğimiz gece treni ile 45 Euro ödeyerek 13 saatte geldik. Ama nasıl bir 13 saat! Belli bir noktadan itibaren tüm vagonun bize özelmişçesine bomboş kaldığı trende kahkahalarla muhabbet etmekten isim şehir oynamaya dek yapmadığımız şamata kalmadı desek yeridir. Zira, ocağın ortasında başka kaç kişi Romanya’dan kalkıp Macaristan’a gelsin ki? Bu yolculuğun kısacık özetine şuradan ulaşabilirsiniz : https://www.instagram.com/p/BQYWIy6DDb7/?taken-by=bngsozcan&hl=en

 

     Budapeşte’de gördüğümüz ilk bina olan tren istasyonuna dahi bir hayran kalarak metro ile Mandala Hostel’e varıyoruz. Bir apartman dairesinden hostele çevrilmiş, gerçek bir “backapcker” deneyimi yaşayabileceğiniz bir hostel burası; metro ve tramvayın tam ortasında, oldukça temiz ve hesaplı olması da cabası.

 

     2.5 sene önce güzel Budapeşte şehrine hayran olup burada kalmaya karar veren ve Mandala Hostel’i işleten Amerikalı genç Trey, bize güzel bir sabah kahvaltısı için iki sokak ötedeki Budapest Bagel’i tavsiye ediyor. Burası Amerikan bagel’ını birbirinden yaratıcı malzemelerle doyurucu bir kahvaltı ve lezzetli bir öğle yemeğine çeviriyor. 900-1100 Forint arasında değişen fiyatlara burada bir güzel karnımızı doyurup saat 14.30’da başlayacak free walking tour’a kadar hemen dibimizdeki Great Market Hall’a gitmeye karar veriyoruz.

 

     Not: 1 TL, şu an yaklaşık 77 Forint. Çok yakın zamandaki dalgalanmalar olmasaydı, 100 Forint = 1 TL gibi basit bir eşitlik kurabilirdik aslında kafamızda, varın siz de şimdilik öyle yapın 🙂 Euro ve Dolar olarak taşıdığımız nakit parayı, hostelimizin yakınındaki Correct Exchange isimli ofisten değiştirme tavsiyesi aldık; ve memnun kaldık.

 

     Great Market Hall, alt katı çeşitli meyve-sebze, şarküteri, baharat dükkanlarıyla dolu; bizim Kapalı Çarşı’nın daha düzenli ve ferah versiyonu gibi bir şey aslında. Burada sabahın erken saatlerinden itibaren esnaftan alışveriş yapan Budapeşteli dedeleri, nineleri görmek mümkün. Marketin üst katına çıkıverdiğinizdeyse çehre değişiyor; magnetlerden şallara kadar turistik hediye satan kutu kadar dükkanlar kaplıyor her yeri. Turistik hediyeler her şehirde olduğu gibi genel anlamda üstündeki fiyata değmeyecek miktarlarda alıcı bekliyor; yine de buradan birkaç güzel magnet, şal, kupa bulmak mümkün oluyor. Henüz yılbaşı dekorları çıkartılmamış ışıklı marketin üst katında bir bölüm de kokusu biraz ağır gelebilecek, soslu ve etli Macar yemeklerinin satıldığı ayaküstü yemek büfeleri. Eğer geleneksel Macar yemeklerine bir şans vermek isterseniz, beklentinizi çok yükseltmeden burada farklı şeyler bulabilirsiniz. Genel olarak hem görsel anlamda hem de satılan ürünlerin farklılığı anlamında beğeniyorum Great Market Hall’u.

 

 

     Buradan çıkıp hemen yanıbaşımızdaki Szabadsag Köprüsü’nün önünde bol bol fotoğraf çekiniyoruz. Tuna Nehri’nin üzerinde onlarca buz kalıbı sürüklenirken biz sahil şeridinden kaptırıp yukarı çıkıyoruz. Turun başlayacağı Vörösmarty Meydanı’na varmadan önce kalan bir saati önce devasa hediyelik eşya mağazası Paprika’yı gezerek sonra da fiyatları çok pahalı bulup biraz ısınmak için civardaki Cserpes Tejvo Cafe’de cocoa roll ve kahve keyfi yaparak geçiriyoruz. Tekrar hatırlatmak isterim efendim, Budapeşte’nin sıfır derecenin üstüne nadiren çıktığı günlerde geziyoruz bu şehri, eh sık sık mola vermek de şart oluyor tabii 😀

 

     Free walking tour’un başladığı Vörösmarty Meydanı’na gidip soğuk mevsime rağmen 30’dan da kalabalık gibi duran grubumuzun büyüklüğüne şaşırıyorum. Yaz ile karşılaştırılamasa da Budapeşte’nin her zaman çok hareketli olduğunu bir kez daha doğrulamış oluyoruz kafamızda. Tur rehberimiz Greg, onun anlatacaklarını kaydetmememizi rica ediyor laflarının arasında nazikçe, “bu da bizim ekmek paramız be abi” demeye getiriyor yani. Kendisine hak verdiğim için Greg’in anlattığı şehir hikayelerini atlayıp rotamızı anlatacağım size daha ziyade; zira siz de bir gününüz dahi olsa bence bu turlara katılarak şehir hakkında pek çok bilgi elde edebilirsiniz.

 

     Vörösmarty Meydanı nehre oldukça yakın olduğu için buradan hemen nehrin kenarına iniyoruz. Orada Greg bize Macarların tarihini eğlenceli bir şekilde özetleyiveriyor. Biraz da iğneliyor kendilerini, tarih boyunca yakın zamana dek hep başka güçlerin egemenliği altında kalmış olmaktan epey şikayetçi Macar halkı; bu “iğneyi ele çuvaldızı kendine batıran” tutumları milletçe bizim halimize de yakın geldiği için daha bir ısınıyorum Macar topraklarına.

 

     Buradan yine yürüyerek Erzsebet Meydanı’na çıkıyoruz. Bu meydan çok gösterişli değil ancak uzaktan şehrin en önemli binalarından biri olan Saint Stephen Bazilikası’nın sivri kulelerini görmek mümkün. Greg bize toplu taşıma ve içki kültürünü, meşhur “ruined bar” fikrinin nasıl çıktığını anlatıyor. Buna gece ziyaret ettiğimiz yerlerden bahsederken değineceğim. Buradan sonra Saint Stephen Bazilikası’na gidiyoruz. Görece yakın bir geçmişi olan bazilikanın efsanelerini dinliyoruz Greg’den.

    Buradan sonra Budapeşte’nin en ikonik köprüsü olarak kabul edilen Chain Bridge’i geçiyoruz yaya. Gerçekten yeşil rengi ve kabartmalarıyla şehrin en önemli nostalji kaynaklarından biri bu köprü. Köprünün öbür ucunda biraz dinlenip tepeye doğru tırmanıyoruz.

 

     Artık Buda’dayız, anında şehrin çehresi değişiveriyor. Buda, aklımıza gelen klasik Avrupa şehirlerine daha çok benziyor. Gotik mimariyle örülmüş, az katlı evlerin arasından fırlayıveren görkemli binalar sokak aralarında karşınıza çıkıveriyor birden. Buda tarafında görülecek pek çok şey var ancak biz turu Matyas Kilisesi ve Fisherman’s Bastion ile bitirip şehir ışıklandırmasının başlamasıyla çehresi daha bir değişen Buda’da göz zevkimizi besledikten sonra otobüse atlayıp Pest’e dönüyoruz.

 

     Başlıkta görmüş olduğunuz üzere ben Pest’i daha çok sevdim; sebebi aslında Buda’nın çirkin olması değil, hatta belki kimilerine göre tam tersine sanat eserlerinden örülmüş gibi duran bu yaka daha görkemlidir. Ancak sokaklarındaki hareketlilik, gece hayatının merkezinin orada olması gibi özellikleri ile Pest daha bir taht kurdu benim gönlüme. Neyse efenim, sonuç olarak otobüsten inip hostelimize varmadan önce yemek yiyoruz elbette.

    Hostelimizden tavsiye aldığımız üzere Drum Cafe isimli Macar mutfağı restoranına gidiyoruz. İsminden ötürü Hard Rock Cafe temalı bir şey beklerken geleneksele daha yakın, komik detaylar içeren dekoratif eşyalarla dolu sıcacık şirin bir restorant buluyoruz. Meşhur Macar yemekleri gulaş ve paprikas csirke içeren çok doyurucu menüler bulabilirsiniz. Gulaş çorbası, yemeği ve tatlısıyla son derece memnun kaldım yemekten. Yüzde yüz tavsiye ederim.

     Toplu taşıma bilet sistemi biraz ilkel Budapeşte’de. Ulaşım ağı kuvvetli olsa da pek çok metro durağında bile turnike yok, biletlerinize bakmak için dikilen insanlar var. Tramvaylarda ise bilhassa gece yarısından itibaren (evet, tramvay 24 saat 🙂 ) bilet kontrollerinin çok sık olduğu uyarısını aldığımız Budapeşte’de ,yalan olmasın, birkaç defa biletsiz biniyoruz toplu taşımaya 😀 Ama cezası 60 Euro imiş, son gecemizde bilet kontrolörü abi bize yaklaşırken tutuşup bir durak önce can havliyle inmek gibi hoş anılar toplamış olsak da bu riske çok da girmeye değmez sanki 😀 Öte yandan 24 saatlik geçiş biletimizi tarihi geçtiği halde görevlilere göstermemiz ve onların dikkat bile etmeden geçmemize izin vermesi de disiplinin düşük olduğu izlenimini vermedi değil bize, tabii öyle olunca biz de bu durumu birazcık sömürmüş olabiliriz 😀

 

     Budapeşte’de İkinci Dünya Savaşı sonrası her Avrupa ülkesinin klasik meselesi olduğu üzere Yahudilerin yaşadığı bölge talan edilmiş, binalar terk edilmiş, içinde yaşanmayacak hale gelmiş. Seneler sonra birkaç sivri zekalı, fakir ama gururlu genç bu binalara iki üç sandalye atıp kendi aralarında bir bar kültürü başlatmışlar. Zamanla bu kültür epey tutmuş, şimdi “Jewish Quarter” diye geçen bölge, hemen her köşesinde böyle yıkık dökük binaların son derece salaş ancak yaratıcı tasarım unsurlarıyla bara çevrilmiş olduğunu görüyorsunuz.

 

 

     Hostel sahibimiz en popüler mekanın Szimpla olduğunu söyleyip yine de sokaklarda kendimize alternatif yerler bulabileceğimizi söylüyor. Bu arada Trey tam bir canlı müzik aşığı, size her akşam şehirde nerelerde değişik canlı müzik mekanları var söyleyebilir 😉 . İlk gece Szimpla’da başladı turumuz. Buranın tasarımı MÜ-KEM-MEL. Çok büyük, iki katlı, terk edilmiş bir evin bara dönüştüğünü düşünün. Hemen her odacığında farklı bir konsept var. Öyle ustaca düşünülmüş ayrıntılar gizli ki burada! Bira fiyatlarının makul olduğu mekanda müziği de çok beğensek de yer bulmakta çok zorlanıyoruz. Zira kış aylarında bile burası tıklım tıklım.

     Gece turumuza sokaklarda dolanarak devam ederken taco yapan bir barda mola verip arkadaşımızın daha önce gittiği Whichmann’s Pub isimli salaş birahanede devam ediyoruz. Burası zamanında ödülleri de olan kürekçi bir ağabeyimizin açtığı, ev yapımı palinka satan inanılmaz ucuz bir mekan. Burada ilk kez palinka shot atıp sağlam bir çarpılıyoruz. Palinka, Macarların farklı meyvelerden de elde edilmesine rağmen yaygın olarak armuttan elde ettiği, alkol oranı %40’tan başlayıp neredeyse saf alkole varacak bir spektruma sahip meşhur içeceği. Tekila gibi shot bardaklarında içiyorsunuz palinkayı. Budapeşte’de gece hayatı moduna kestirmeden girmek isterseniz palinka ideal 🙂

 

     Aslında buradan sonra Instant isimli gece kulübüne gidecektik ancak burası satılmış, yakında kapanacakmış. Sanıyoruz ondan mütevellit, içerisi bir gece kulübünden beklenmeyecek şekilde tenhaydı. Palinkanın çarptığı gençler olarak  kendimizi hostele atıp bir güzel uyuyoruz.

 

Gezinin kalan günleri veeeeee en güzel kısmı Part 2’de gelecek. Görüşmek üzere 😉

You Might Also Like

No Comments / Yorum Bulunmuyor

Leave a Reply / Yorum Yazın

Show Buttons
Hide Buttons