SEYAHAT

Gez Göze New York 1

Merhaba Sevgili Millet! Asla uyumayan şehre hepiniz hoşgeldiniz! Tee ortaokul yıllarından beri kendimle bir tür iddia içinde, üniversitenin ilk yılında yazın Manhattan’a, ailemden bağımsız bir başıma gelmeye and içmişliğim vardır. (Yalnızca Gossip Girl etkisi olmadığına yemin edebilirim.) Daha önce hiç geldiniz mi bilmiyorum ama burası kelimenin tam anlamıyla başka bir dünya ve genellikle, neredeyse her zaman, harika ! ( buraya bir Ted Mosby’den bir “awesome” gönderiyorum) Bu yazıyı iki bölüme ayırıyorum, minik anılarımı ve naçizane kişisel fikirlerimi duyacağınız biraz sohbet havasındaki yazım için bölüm 1’i, saçmalıklarına katlanamam deyip yalnızca ulaşım, yeme-içme, gezilecek yerler vs. hakkındaki ayrıntılı yazım için bölüm 2’yi okuyabilirsiniz. Keyifli tatiller!

 

BÖLÜM 1

İşte benim sevdiğim kısım! Öncelikle benim bu seyahate hard core macerayla başlayamadığımı söylemeliyim. Amcamlar Manhattan’a yakın, Long Island tarafında yaşadıkları için beni ve Övgü’yü –seyahat arkadaşım- havalimanından alacak ve bir hafta sonra öğrenci yurduna yerleşene kadar evlerinde misafir edecek insanlar vardı. Yolculuğa çıkmadan önce beklediğim kadar heyecanlı ve hevesli değildim, sene boyu uğraşıp didindiğim yolculuk sonunda gerçekleşmek üzereydi ve ben ne idüğü belirsiz bir tatminsizlik içindeydim, aptal kafam işte. Ne zaman ki havaalanında bitmek bilmeyen pasaport kuyruğunu aşıp arabamıza atlayıp otobanda kaymaya ve Amerikan rüyasının derinliklerine dalmaya başladık, işte o zaman içimde kıpırtılar başladı. Akraba özlemi, rahatlığı… bunlar zaten cepte, öte yandan onlarla kalmam bir başka açıdan harika oldu. Amerika deyince aklına iki şey geliyor insanın: gökyüzünü hapseden devasa binalar, insan kalabalığı bir yanda; ağaçlardan birbirini görmeyen, önünde bir posta kutusu ve bir sürü arabayla üçgen çatılı müstakil evler. Aslında Amerikan hayatı da tam olarak bu ikisinlden ibaret ama araları oldukça açık. Büyük binalar, dibinizde market, her an taksi ve toplu ulaşım dendiğinde aslında klasik aile hayatından söz etmiyorsunuz. Amerikan aileler downtown dediğimiz Manhattan gibi merkezlerde değil, oraya araba veya trenle ulaşım sağlanan, evlerin arasında koca ağaçlar olduğu için bir başına yaşıyormuşsunuz hissi veren ve ekmek almak için bile arabanıza binip anacaddeye çıkmanızı gerektiren yerlerde yaşıyorlar. Bu anacaddeler de tabi downtown’ı andırmıyor, yine yan yana dizilmiş dükkanlar, arkaları tamamen ağaç, sanki şehirler arası yolda dinlenme tesislerinden geçiyormuşsunuz gibi bir izlenim bırakıyor insanda. Benim gibi kalabalıkla ve büyük şehirlerle arası iyi olan biri için zor, tabi çoluk çocukla, altta arabayla belki fikri değişir insanın ama bilmiyorum, Övgü’nün aksine bu doğa içinde bir başına yaşam hiç beni açmadı. Özellikle çocuklar için büyük sıkıntı, araba alana kadar ne yapacaklarsa anne ve babalarına bıraktırmak durumundalar kendilerine ki bence daha çok evde takılmakla sonuçlanan bir durum. Alışveriş ise ayrı bir durum, bizim de buradayken yaptığımız gibi aileler bir kere toptancı marketlere gidip poşet poşet değil araba araba alışveriş yapıp depolarını dolduruyor, bir ay hazırdan tüketiyorlar. Ama tabi bu yaşam stilinin de kendine has güzel yanları vardır, gelin kendiniz görün. Amerikan ev tipinin farklılıkları diye başlayıp yazıyı sonu olmayacak bir noktaya götürmeyeceğim. Direk sokağa çıkalım. Burada daha önce filmlerde de çok karşıma çıkmayan şeylerle karşılaştım. Mesela eski eşyalarını evinin bahçesine çıkartıp ikinci el mağazası gibi satan bir aile, alışveriş merkezlerinin birinin önünde sahipsiz kalan hayvanların getirildikleri seyyar hayvan evlat edinme merkezleri, çoğu mağazada görevi gelenlere merhaba, çıkanlara da güle güle demek olan görevliler… İlk gözüme çarpanlaran biri de neredeyse peçeterlerinde bile Amerikan bayrağı kullanacak kadar bayrak aşığı olmaları, hemen her evden fırlayan bayrak olayını ayrı bir yazıda ele alacağım. Ben ve Övgü hem pratik olması hem de international arkadaşlar edinmek için NYU’nun bir İngilizce programına yazıldık, bu hafta da onun sınav ve kayıt işleriyle uğraştık ama bu şehri tam anlamıyla elde GPS oradan oraya koşturarak keşfettiğimiz için çok şanslıyız bence. Her sokak birbirinden güzel, birbirinden sürprizli dükkanlarla dolu, kaldırım taşına oturup seyretmek isteyeceğiniz kadar güzel binalar ve saatlerce sıkılmadan izleyebileceğiniz tuhaf insanla dolu caddeler değil bir ay, bir ömürde bile tam keşfedilemez. İstanbullu olmak gibi New Yorker olmak dedikleri şey, bir ömür keşfedemeyeceğiniz, iyisiyle kötüsüyle sadık bir sevgilisi olarak kalacağınız şehirlerden. Şimdiye dek bilerek ora senin, bura benim gezmedik.Hayırlısıyla bugün Manhattan’daki NYU yurdumuza yerleşip bir ay oranın havasını soluyacağız. Şimdiye dek anlatacak çok şey biriktirmemişim gibi gelebilir ama turist olmak nasıldır bilirsiniz, aslında her gün ayrı bir olayla geçti, elimden gelse her saniyeyi anlatmak isterdim. Bir kere trenimizde küçük bir farenin ortaya çıkmasını ve nasıl bir komedi filminin döndüğünü ya da parklardaki kaykaycı çocukları, birbirinden tuhaf insanları, aşklarına özendiğim gay çiftleri, yer-yön bulmaya çalışırken nasıl her şeyi yüz kez kontrol ettiğimizi veya oreo’lu milkshake, pancake ve pasta olan bir yerde yaşamanın cennete ne kadar yakın olduğunu…

Oreo’lu milkshake, tam bir aşk

Sanırım şu ana dek hissettiğim en büyüleyici anla kapatsam bu bölümü yerinde olur. Eğer New York’a gelecekseniz kesinlikle 4 Temmuz’a denk getirmelisiniz. Havai fişekleri meşhurdur bu bağımsızlık günlerinin, duymuşsunuzdur. Ben de amatör fotoğrafa yeni başlamış bir insan olarak uzun çekimde havai fişek klişesinin sevdasına düşüp bir tripod aldım, zaten alacaktım, ona denk getirdim. 4 Temmuz her yerde kutlanıyor elbette ama New York’ta Macy’s adındaki devasa alışveriş merkezi akıl almaz bir havaifişek gösterisini üstlenerek senelerdir harika bir gelenek çıkartmış ve ulusunun sevgisini kazanan mükemmel bir reklam tekniği uygulayagelmiş. Biz de bu meşhur Macy’s Firework Show için dört-beş saat önceden tüm sitelerde ve gazetelerde duyurulan izleme alanlarından birini mesken tuttuk. Biz gittiğimizde ortam kalabalık sayılırdı, kampımızı kurduk, yedik içtik, kalabalık katlanarak arttı. Kamp havasında saatlerin geçmesini bekleyen kalabalık birbiriyle sohbet ediyor, yiyeceklerini paylaşıyordu, biz bile bir aileyle tanışıp sohbet ettik. Ama ben ziyadesiyle harika, tam balkondan ve en önden yerimizin heyecanı içinde şovu bekliyordum. Kötü haberler ki kameramı şarj ettim sanarak burada anmak istemeyeceğim bir sürprizle karşılaştım. İyi haber ki her saniyesini aklıma kazımak isteyeceğim şovu fotoğraf çekmeye uğraşmadan yaşayarak izledim. Çok sanatsal anlatımlara kapılmaya gerek yok çünkü o kadar güzeldi ki bunu kelimelere dökmeye çalışmak gereksiz bir çaba gibi geliyor bana. Yalnızca şunu söylemek istiyorum ki o büyüleyici renkler, o büyüleyici gökdelenlerin üstünde ışıldadıkça gerçekten “buralar hep bizim, iyi ki almışız, bakın ne kadar da güzel yapmışız, süper bir ülkeyiz” ruhunu yaşadıklarına eminim. Bunu bir gövde gösterisi olarak nitelendirmiyorum, yanlış anlamayın, yalnızca ben bile mükemmel bir manzaranın daha ne kadar güzel gösterilebileceği ve bağımsızlık gününü böyle içten, böyle sıcak bir havayla kutlamaları konusunda Amerikanlara özendim. Kim bilir onlar ne kadar coşku duyuyorlardır. Sonuç olarak şov ve atmosfer harikaydı; bizim aşırı militarize bayramlarımızın çokça sahte kaldığını gördüğüm, insanın içinden gelen sıcak bir coşkuyla dolduran bu gösteri bence İspanya’ya Domates Festivali zamanında gitmekle eşdeğer bir şey.

Makineden çekilenlerin boyutu büyük olduğundan mütevellit telefon fotoğrafı, gerçeğinin binde birini bile yansıtmıyor

Biraz abartılı mı bilmiyorum ama buradaki maceramı 3-4 yazıda toplamaya karar verdim, gönül ister ki daha çok yazayım 😛 Burada bahçeli evlerin bir güzel yönü de meşhur barbekü partileri. Yengemlerin biz buradayken davet ettikleri Türk misafirlerimizle çok eğlenceli bir akşam geçirdik, hiç görmediğim akrabalarımla tanıştım ve Manhattan macerazmıda bize katılacak bir turist daha kaptık grubumuza 😀 Şimdi yeni kan Özge, ben ve Övgü’yü NYC Girls grubu olarak harika maceralar bekliyor, yani umarım…

 

BÖLÜM 2

Bu yazıda Amerika’ya geliş, ulaşım, yerleşme ve fiyatlar konusunda fikir vermeye çalışacağım. Eksik olduğum veya sonradan öğreneceğim kısımları diğer yazılarıma ekleyeceğim. Öncelikle direk buraya geçecek olanlara kendi halimden bahsedeyim. Amerika’ya exchange, work and travel gibi yollarla veya sadece elinizi kolunuzu sallayarak turist olarak gelebilirsiniz. Ben buraya NYU’da bir yaz okuluna dahil olarak geldim ama aynı zamanda Manhattan’a yakın sayılabilecek bir uzaklıkta amcamlar yaşıyordu o yüzden önemli bir güvencemin olduğunu söyleyebilirim. International friend edinip turist turist gezmek için mutlaka bir şeye dahil olup gelmenizi öneririm. Kısaca öncesinden bahsedersek elbette biletlerinizi taa kıştan almanız sizin için daha avantajlı, o zaman git gel 1000 küsür TL’ye bulabilirsiniz, benim gibi işleriniz çetrefilliyse ve son bir-iki ay kala biletinizi alıyorsanız da tarihlerinize kesin karar verin çünkü iade edilebilen ve edilmeyen arasınadki fark neredeyse 900 TL oluyor. Ben git gel 2000 küsür TL’ye halletmiştim, direk internetten almak dışında bazı acenteler aracılığıyla daha ucuza alabiliyorsunuz, tatil sitelerinde otellerin ucuz olması gibi. Bunu da google amcadan bulabilirsiniz direk THY’ye girmektense. (mesela skyscanner) Vizeye gelince de bir öğrenci olarak gelecekseniz öğrenci vizesi alabilirsiniz, sadece turist vizesine göre süresi daha kısıtlı oluyor, altı ay gibi geniş bir sınırınız yok, genelde 60 gün oluyor. Bir de geçiş noktalarında her yerde öğrenci belgesei göstermeniz de gerekiyor. Ben turist vizesi aldım, internetten basamakları doldurup randevu aldım, randevumun ertesi günü on yıllık B1 tipi vizem çıkıverdi. Yani vize işlemi acaip kolay, sadece birden fazla resmi sitede işlem yapıyorsunuz, o yüzden “US visa istanbul” aramasıyla çıkan resmi siteleri Türkçe’ye çevirip basamakların hepsini okuyup öyle başlayın derim, ya da giden birinden yardım alın. Yolculuk hiç sıkıcı geçmiyor, ya da ben uzun yola alışığım. Hangisini izleyeceğinize karar veremeyeceğiniz filmler ve dizilerle dolu, ilkinden sonra daha acıkmadan bir tepsi daha yemeğin önünüze geldiği, terlikli battaniyeli hoş bir yolculuk. Online check-in yapıp (24 saat önce) cam kenarı kapabilirsiniz. Burada sizi alan biri olmayacağını varsayıyorum, ben her ihtimali araştırmıştım çünkü. Öncelikle uçağınız indikten sonra rahat 1 saat daha havalimanındasınız çünkü devasa bir pasaport kontrol kuyruğuna giriyorsunuz. Hemen hemen hiçbir şey sormuyorlar, kalabalığı takip etmeniz yeterli. Çıktıktan sonra görevlilerden herhangi birine sorabilirsiniz isterseniz ama exit yazılarını takip ederseniz arka arkaya otobüs ve taksilerin olduğunu göreceksiniz zaten. Atatürk Havalimanı gibi, 15-20 dolar civarında otobüs ve servisler, 45 dolar sabit ücretle (en son öyleydi) Manhattan’ın her noktasına taksi ve biraz meşakkatli, valizele zor olsa da metro ile en fazla 5-10 dolar tutacak bir yolculuğunuz olur. http://www.nyairportservice.com/ sitesinden otobüs saatlerini kontrol edebilirsiniz. Herkes turist olduğu için sormaktan çekinmeyin ama kalabalıkta çantanızı önde taşımayı ve haritaya dalıp fazla turist görünürken sizi avlmaya çalışabilecek insanları da unutmayın. Manhattan’da ulaşım çok ucuz değil ama acaip kolay. Şöyleki metroyla bir yerden bir yere 2.5 dolar yani 5 TL, bize göre epey pahalı. Kartlardan bahsetmek gerekirse, Türkiye’deki gibi kullandıkça doldur konseptli Pay Per Ride’lar var, yine bazı noktalarda cash ve kredi kartı makineleri ile doldurabiliyorsunuz, bunun için yanınızda 5-10-20 dolarlık banknotlar taşısanız iyi edersiniz. Çoğu yerde direk ofisi oluyor istediğiniz kadar para yatırabileceğiniz ama her yerde olmayabiliyor. Aylık ve haftalık abone var ki ben kaybolurum param biter kartımda vs diyerek direk ondan aldım, unlimited aylık 112 dolar tuttu. Bunu hem metro hem otobüslerde kullanabilirsiniz. Pay Per Ride bence daha kullanışlı, özellikle kısa süreli geliyorsanız, eşeği sağlam kazığa bağlayacaklar için de biraz tuzlu ne yazık ki. Eğer benim gibi Manhattan dışında da kalacaksanız tren ve otobüsleri öğrenmeniz gerek. Mesela ben trenle gidiyordum, Manhattan’da kocaman bir Penn Station var, her yerden trenler gelip duruyor. Burada 24 saat tren de mevcut tabi daha seyrek. (Metro 24 saat, söylemeyi unuttum.) Tren biraz daha karışık ve biletler farklı saatte farklı fiyatta. MTA New York diye yazın, tüm tren ve metro hatlarına, fiyatlarına, saatlerine, güzergahlarına alışabileceğiniz düzgün bir site. Metroya bakarsak, sistemleri acaip kolay.Gerçekten çok düzenli, yatay ve dikey olarak bölünmüş bir şehirde ne kadar zor olabilir zaten. Tek yapmanız gereken haritaya bakıp gitmek istediğiniz yere hangi line uzarnıyor ve orası size göre uptown mı downtown mı ona bakmak. Trenlerin üzerinde zaten yazıyor, mesela downtown 2 line’ına biniyorsunuzi içeride de anonslar çok düzgün anlaşılıyor. Bir tek ekspres hatlara dikkat etmek lazım. Telefonda internetiniz olacaksa subway uygulamaları var veya kağıt bir harita edinmeniz de istasyonlarda ücretsiz ve çok kolay. Söz ettiğim haritalarda hangi duraklara ekspresler uğrar hangilerine uğramaz öğrenirsiniz. Merkezi şeylerin olduğu yerlere zaten ekspresler uğradığı için muhtemelen ihtiyacınız bile olmayacak. Metro hattı da gayet sık, en fazla 2-3 blok yürürsünüz. Sadece istediğiniz hattı bulamayabilirsiniz. Bunun için de dediğim uygulamadan şuradan şuraya gitmek istiyorum diye yazarsanız nereden aktarma olduğunu söyler. Aksi taktirde kağıt haritalar çok karışıyor, telefonda internetin en çok ihtiyaç olduğunu düşündüğüm an bu. Hiçbir şey mümkün değilse birilerine sorun, çoğu turist ya da aksanlı konuşanlar olduğu için ne yazık ki düzgün cevap alamaybilirsiniz. İlk indiğinizde muhtemelen henüz internet paketi falan alamamış olacaksınız. O yüzden en iyisi ilk istikametinizi doğru tarif edecek şekilde öğrenip öyle gidin. İnternetle ilgili olarak, Manhattan’da sokaklarda wireless varmış olayı hikaye, public parklarda var bir tek ama internet özellikle GPS olduğu için çok önemliydi benim için. İlk gün ulaşımınızı sağlar sağlamaz hemen kendinize orada kullanacak bir hat alın bence. 5-10 günlüğüne gidiyorsanız da Manhattan’da internete girebilecek şekilde hattınızı açtırın veya para yükletin. Zira burada Türkiye’deki gibi içindeki paketi olan bir sim hattı alıvermek için 45-60 dolar arasında para vermeniz gerekiyor Türk GSM şirketleri üzerinden 10 günde ki 90-120 TL gibi bir parayı harcamazsınız diye düşünüyorum. Ben şanslıydım çünkü amcamların aile paketine üye olarak bir hat aldım, sınırsız erişim ve 15 dolardı, uzun süre için 45-60 dolarlık aylık paketi alın derim, ziya 2 GB gibi fazlasıyla yetecek internet paketi veriyorlar. Marketlerde az kullanımlık 15-30 dolara telefon kartları gördüm ama bunların ne olduğunu öğrendiğimde yazabileceğim ancak. Buradan tekrar ulaşıma geçeceğim çünkü benim için internetin temel amacı annemlere ulaşıp fotoğraf falan paylaşmanın dışında GPS ile yön bulmaktı. Çok fazla kağıt Manhattan haritası var, subway sistemi, ayrıntılı yollar, sokaklar… Ben dijitale çok alıştığım için onlardan tercih etmedim, subway haritasına da indirdiğim bir uygulamadan ulaştım. Seçiminizi kendiniz yapın. Burada TURKCELL tarzında çalışan bizim gittiğimiz mağazanın adı AT&T idi. Başka markalarda da fiyatlar aynı ve en yaygın olan bu. Kalma konusunda, bildiğiniz üzere Manhattan aşırı pahalı bir yer. İki yatak odasının olduğu avuç içi kadar odalara 2000 dolar kira istiyorlardı. Biz çok şanslıyız ki NYU’nun spor merkezli, internetli, klimalı yurdunda çok daha ucuza kalabileceğiz.Benim için konfor önemliydi, o yüzden hostel hiç düşünmedim. En mantıklısı apartment kiralamaktı. Bu Manhattan’da çok yaygın olduğu için birinin apartmanında oda kiralama konusuna sıcak bakıyordum ki en uygun fiyatlı olan bu.Tek oda bulmak zor, hele uygun fiyata çok zor.Bunun için Facebook’ta Classified Apartment-Roommate Info adında bir Facebook grubuna sürekli bildirim düşüyor, onun dışında Google’a Manhattan apartments rental tarzı anahtar kelimeler yazarsanız fiyat, yer ve tarihe göre kolayca arama yapacak pek çok site çıkıyor. Eğer öğrenciyseniz student housing yazarak arayın, student özelinde kiralanan yerler de var. Ama şöyle söyleyeyim ki bir aylık kalmayı 700-800 dolara kapatırsanız acaip şanslısınız, 1000-1500 normal bir aralık olur. Son olarak, şu da genelde söylenir Manhattan dışında kalıp her gün metroyla gidip gelin. Bunun için genelde Queens, Bronx ve Brooklyn tavsiye edilir. Ben derim ki ne olursa olsun Manhattan olsun, bir kere paraya sağlam kıymak lazım. Çünkü ister istemez havasını soluyacağınız, ilk adım atacağınız, yürüyüşe çıkıverceğiniz yerler Manhattan’ın renkli sokakları olmalı bence. Ama gerçekten bulamazsanız bence Brooklyn’i tercih edin çünkü oranın sokaklarını Queens ve Bronx’a göre daha çok sevdim, kiralar konusunda da gerçekten uygun, süminimum ücretten hareket ederseniz aylık 500 dolara çok rahat bulunuyor, hatta daha azına bile rastlayabilirsiniz. Mevsime göre kalacağınız yerde mutlaka klima olup olmadığını sorun, bazen çok ucuz görebilirsiniz ama emin olun klimasızdır, sakın kanmayın çünkü nefes almak dahi imkansız olabilir. Bir de roommate’te rastlamadım ama apartment mate’i erkek olabilir, çoğu için bu normal bir şey olduğundan size göre sorun varsa önceden mutlaka cinsiyetlerini sormaktan çekinmeyin. Aklıma gelen minik notları söyleyeyim, Freeshop döviz kurundan dolayı hiç de free değildi. Uçağa şişe su aldığımı kontrol eden olmadı, uzun yol diye galiba. Valiz hakkınız 2 tane 23 kg’lık ama burada o kadar çok alışveriş yapmak isteyeceksiniz ki benim gibi bir valiz gelip iki valiz dönmeyi seçebilirsiniz. Öte yandan Manhattan’da farkında olmadan o kadar çok yürüyorsunuz ki ya geldiğiniz gün bir spor ayakkabı alın ya da yanınızda mutlaka getirin. Aynısını şapka ve belli olmayan durumlar için ceket-şemsiye için de söylerim. Fiyatlara değinivereyim, kıyafet ayakkabı o kadar da ucuz değil, süper outlet mağazaları var, onları sonra söyleyeceğim. Ama mesela normal veya yüzde yirmi indirimde Nike ayakkabılar 60-120 dolar arasında değişiyor veya Abercrombie kıyafetler 50-100 dolar arasında. Döviz kuru nedeniyle ikiyle çarpınca Türkiye’dekinden çok farkı yok. Yine de burada teknoloji başta olmak üzere daha ucuza ve daha güzel bulacağınız şeyler olacaktır. Dediğim gibi, bunları diğer yazımda söylerim. Ama acil ihtiyaçları buradan alma konusunda yanınızda yük etmeyin gerçekten. Çarşaf, havlu, terlik, yastık vs pahalı değil. Starbucks kahveleri de küçük boy 3-5 dolar, buraya göre ucuz ama ikiyle çarpınca Türkiye’den farklı değil aslında. Bu da acil ihtiyaç olabileceği için söyleyeyim dedim 🙂 21 yaş altıysanız özellikle Manhattan’da hemen her yerde scan edilerek ve ayı ayına kontrol edilen ID’eri söylememe gerek yok. Size içki alan birini bulup sağda solda içebilirseniz şanslısınız. Benim gibi 21 olamadıysanız da henüz, sadece içki-dans konsepti olan yerlere girmeniz gerçekten zor. 21 yaş altı dans mekanlarıyla ilgili bilgileri de diğer yazılarımda vereceğim. Galiba gezi yazısı işini beceremedim, çok ayrıntılı oldu. Benim okuduklarım bu kadar yazıda 10 günü anlatmıştı 😀 Her neyse… ilk başlarda ulaşım, nelere öncelik verilir, kalma konusu ve ne kadar para harcarsınız onlara değinmek istedim. Bir sonraki yazımda belirli, tarihli ve biletli etkinliklere; bölge bölge gezi notlarına ve mutlaka yapılmasını tavsiye edeceğim şeylere yer vereceğim. Halen keşifte olduğum

You Might Also Like

No Comments / Yorum Bulunmuyor

Leave a Reply / Yorum Yazın

Show Buttons
Hide Buttons