SEYAHAT

Kış Vakti Transilvanya

Drakula’nın Şatosu olarak nam salmış kalede Kont Drakula’nın (yani işte Kazıklı Voyvoda) aslında hiç yaşamamış olduğunu biliyor muydunuz? İnanırsak olur bence diyeceğiniz hikayesiyle Transilvanya bölgesinin en güzide lokasyonlarından Bran’a ve Bran Kalesi’ne kışın ziyaret yapma fikrini satmaya çalışacağım bu yazıda.
Öncelikle ben bu yazıyı kaleme aldığımda yaşanılanların üzerinden neredeyse bir sene geçmiş olacak, bir tür “throwback” yazısı yani bu. Geçen sene otobüs ve trenle İstanbul-Braşov-Budapeşte hattında yaptığımız kış gezisinin bir gününü ayırmıştık Bran’a. Öncelikle soğuktan nevriniz dönse de karasal iklimin nirvanaya ulaştığı bu bölgede karlı manzaralar içinde yolculuk yapmak, sanki bu coğrafyayı görmenin en güzel zamanıymış gibi hissettirdiği için Transilvanya’da bir kış gezisini kesinlikle tavsiye ederim. Bran’a diğer tüm Romanya şehirlerinden otobüsle ulaşmanız mümkün fakat oldukça şirin bir kent olan Braşov’da iki gece kalıp bu günlerden birini Bran’a ayırmak bence en mantıklısı.
Buradan itibaren gezide de elimiz ayağımız olan Romanyalı arkadaşımdan kopya çekiyorum, bu detayların hiçbirini aslında not almamıştım 😀 Braşov’daki 2 numaralı terminalden haftaiçleri her 30 dakikada bir, haftasonları ise saat başı Bran’a otobüsler kalkıyor, buradaki firmaların birinden ister tek yön ister gidiş-dönüş bilet alabilirsiniz. Biz gittiğimizde otobüsün yarısı neredeyse boştu, belki yazları daha kalabalık bir hat olduğundan otelinizin resepsiyonu aracılığıyla önceden yer ayırtmak gerekip gerekmediğini öğrenebilirsiniz. Geçen sene tek yön bilet 7 Lei yani yaklaşık 1.5 Euro idi 😊
Yaklaşık 45 dakikalık yolculuk sonrasında Bran’a varıyoruz. Otobüsten indiğiniz noktada kaleyi seçebiliyorsunuz. Fakat o soğukta oraya varan yolda çekilen çile kutsal olmadığı için küçük şehir merkezindeki bir kafeye dalıyoruz. Bizim yalnızca turistik merkezi olarak adlandırabileceğim küçük merkezini gezdiğimiz Bran’da bir sürü minik cafe, lokanta bulmak mümkün. İlk oturduğumuz yerde birer sıcak çikolata içiyoruz. Etrafta çoğunluğu İngilizce konuşan turistler ekmek içinde gelen çorbalarını içerken duvardaki LCD televizyonda The Weekend’in Starboy isimli şarkısı çalıyor. İşte, Transilvanya ruhu!

Sağlı sollu küçük dükkanlarda üstünde duman tutan tuhaf şey

Ha gayret deyip kaleye doğru yola koyuluyoruz. Kaleye giderken yolda sağlı sollu bir sürü güzel hediyelikçi, peynirci ve dumanı tüten ilginç yiyecekler, içecekler satan kimseler göreceksiniz. Bunlara dönüşte takılırız diyerek biletimizi aldığımız gibi kaleye giriyoruz.

 

Efenim, ne alırdınız?

Orta Çağ’dan kalma bu güzeller güzeli kale, söylediğim üzere yalnızca heybetiyle Drakula’ya ithaf edilmiş ve aslında gayet eli yüzü düzgün soylu kimselerin kaldığı bir yermiş. Hatta Bram Stoker’ın Drakula’yı yazarken bu kaleyi gördüğüne veya buradan esinlenmiş olduğuna dair bir bulgu dahi yok. Kalenin içi, en az dışarısı kadar soğuk olsa da eski mobilyaları seven bir kimseyseniz odalarda aheste aheste dolaşmaktan keyif alabilirsiniz. Ahşap kütüphane, taş şömine, ayı postları; envayi çeşit zırh ve ilkel silah; gotik dönemin ruhunu olduğu gibi koruyor.

 

 

Bram Stoker’ın Drakula’sını okursanız hikayenin nasıl da din teması etrafında döndüğüne, oradan çıkan efsanenin popüler kültürde nasıl kimlik değiştirdiğine hayret edebilirsiniz.

Benim ise kalede en sevdiğim şey, kalenin ortasındaki avlu yapısı oldu. Üst katlardaki odalardan balkona çıktığınızda avlunun diğer tarafındaki balkonları, dönüp dolaşıp karşı taraftaki kuleden sırıtarak size el sallayan arkadaşınızı, ve hatta Game of Thrones esintileri veren avlu içinde vakti zamanında testi taşıyıp demir döven hayali teyze ve amcaları çok ama çok sevdim. Buranın sakini olsaydınız, zamanın bu avluda kapana kısılıp hiç akmadığına inanabilirdiniz bile kendinizi belki de. Özellikle karlar altındaki kiremit rengi çatıları ve arkasında uzanan dağ manzarasıyla biraz da yenilmezlik hissi veriyor bu kale insana. Ha elinizin altında da envayi çeşit öldürücü silah var tabi, orası başka.
Kaledeki turumuz 1-2 saat sürüyor, oradan çıkıp yolun üzerine sağlı sollu dizilen ahşap kulübe şeklindeki hediyelikçileri geziyoruz. Ahşap kuklalar, incik boncuk, bez bebekler, en güzeli de kokusu bile mis gibi peynirlerin arasında mest oluyoruz. Romanya çok ucuz bir ülke, özellikle diğer Avrupa ülkelerine göre neredeyse bizim hayat pahalılığıyla aynı. Yine de 4 günlük Romanya gezisinin en pahalı fiyatlarını burada gördüm diyebilirim sanırım. Turistik ıvır zıvır, Zimbabwe’ye de gitseniz yine turistik ıvır zıvır.
Magnet koleksiyonumu sevindirip arkadaşlarımla tekrar kasaba merkezinin sokaklarına dalıyorum. Gözümüze güzel görünen bir lokantaya oturup üstü ekmek kapalı çorbalardan söylüyoruz. Malzemeleri ve muhtemelen yapılış şekli olarak bizim kırsal kesim mutfağımzıa benzese de bu geleneksel Romanya yemeklerinin rahatsız eden bir tarafı oldu beni. İçindeki yağdan mıdır etinin domuz olmasından mıdır bilemiyorum; Romanya’da şahane hatırladığım yemekler hep oraya özgü olmayan yemeklerdi 😀 Yine de o soğukta inanın her şey gidiyor.

 

Romanya’nın hemen her yerinde bulabileceğiniz bir yemek, yanında da genelde bu iki arkadaş ile servis ediliyor

Yemekten sonra biraz serbest zaman deyip oraya buraya dağılıyoruz. Kalenin devasa bahçesine girip el değmemiş kara, kalenin üstüne kurulduğu tepeciğin beyaz çarşaf gerili yamaçlarına bata çıka fotoğraf çekip durum eğlencesi yaşıyoruz biraz. Sahiden söylüyorum; buraya kışın gidin, kışın.
Oyalana oyalana dönüş yolunu tutuyoruz, geziye ne kadar harcadığımızı düşünüyorum da; dönüş otobüsünde ışık hala kararmadığına göre sanıyorum 6 saat falan geçirmişiz Bran’da. Her biri birbirinden keyifli Braşov akşamlarından birine dönüş için otobüse binip kulaklarımızda Romanya listelerini kasıp kavuran rap şarkılarından La Masa Mea’yı dinleyerek dönüşe geçiyoruz. Braşov’da ne halt ettiğimizi öğrenmek için ….. yazılarına zıplayabilirsiniz. Casteul Bran, bu kadar!
Sevgiler
Bengüsu

You Might Also Like

No Comments / Yorum Bulunmuyor

Leave a Reply / Yorum Yazın

Show Buttons
Hide Buttons