SEYAHAT

Otobüsle Romanya, Buradan Kaç Saat Abi ?

 

Avrupa’yı fethetmenin yolu çok, siz yeter ki isteyin ! Romanyalı bir arkadaşımız Makif’in iştirakı ile sınırı bu defa karadan geçmek istedik, otobüse atlayıp Romanya yolunu tuttuk. Evet, karda kışta o kadar saat… Ama bir kere kafayı takınca sınır kapısındaki gümrükte inip pasaport göstermeye, insan geri adım atmıyor.

Romanya’ya İstanbul Avrupa yakası, Aksaray Emniyet Otogarı’ndan otobüsler kalkıyor. Yol koşullarına bağlı olarak İstanbul’dan Bükreş’e 10-13 saat arasında varabiliyorsunuz. Daha önce kar nedeniyle yolda kalıp yolculuğu 40 saatte tamamlayan arkadaşım cesaretimizi kırmadı, biz de onun tatlı anneannesi ve gönüllerin efendisi annesi Dilber Hanım ile tuttuk otogarın yolunu. Küçük şehirde doğup büyüdüyseniz bilirsiniz, burası aynı klasik bir Anadolu otogarı gibi. Esenler’in kaosundan pek payını aldığı yok, gördüğüm kadarıyla sadece Makedonya tarafına değil Gürcistan, Azerbaycan tarafına da buradan gidebilirsiniz.

Perşembe günü hareket edecek olan otobüs için arkadaşımız pazartesi gününden bizim için yer ayırttı. Arkadaşın evi yakın olduğu için biz işlerimizi acentede yüz yüze hallettik, yolculuk sonrası deneyimlerime de dayanarak söylüyorum ki bence siz de ya bir bilenle halledin bu işleri ya da gidip yüz yüze bilgi alın :D. 14.00’teki otobüs için biz de saat 13.00’te pasaportlarımız ve kart geçmediği için bir koşu ana caddedeki bankamatiğe gidip çektiğimiz koltuk başı 110 TL nakit paralarımızla acenteden biletlerimizi aldık.

Makif’in anneannesi Jülide Hanım bizleri uğurlamaya gelmiş, memleketine bizden selam gönderiyor 🙂

Yolculuğa çok keyifli başladık, Dilber Hanım’ın tezcanlılığı sağ olsun Bükreş’ten bineceğimiz trene kadar emanet edildiğimiz şoförümüz 1-0 sevdi bizi yolculuğun başından. İnternette isim soyisim formu doldurulmadan, 3D güvenlik kodu ile şifre girmeden, baya acente masasında tükenmez kalemle kesilen kağıt biletlerimiz biraz dünyanın komplike maskelerini indirdi sanki gözümüzün önünden.

Yollara düşen kuzular ve arkadan su döken aileler (ter olduğunun farkındayım arkadaşlar. yanlışlıkla olmuş, ilk fırsatta düzelticem 😀 )

Otobüsün 1-2-3-4-5 numaralı koltuklarında yerimizi aldık. Hayatımda ilk kez bir kadın muavin, biletlerimizi ve pasaportlarımızı kontrol etti. Bir yandan da babacan sorgusuna devam eden şoför amcamız kalacağımız yeri sordu, hostel olduğunu öğrenince yüzünü buruşturdu, fotoğraflarını kontrol etmek istedi. Bu muhabbet biz 5 yol arkadaşı hahara hihiri muhabbet etmeye başlayınca da devam etti. Önce 100 yaşını geçmiş eczacı bir tanıdığının anlattığı tarih hikayelerinden, Atatürk’ün aslında Malatyalı olduğundan bahsetti biraz. Sonra Kavala’nın güzelliğine geldi konu. Derken birden radyodan RTE’nin halka hitabesi dolduruverince otobüsü, biz ne olduğunu anlamadan şoför dedi ki “sessiz olun çocuklar, bakın baba konuşuyor.” Bu yolculuğun epey orijinal olacağını anlamıştık başından ama ne kadar orijinal olacağına o sırada karar verdik sanırım :D

Lets smoke yeah yo

O kadar nostaljik dedik, eski küçük Anadolu otogarları dedik, yazıhane dedik… Her şey de toz pembe değil tabii. Biz başladık amcayla sohbete ama bir taraftan kendisi bir taraftan baş muavinimsi amca sigara tüttürmeye başlamasın mı? Sene, benim hatırlamadığım senelerin otobüs yolculuğu anlayacağınız 😀 Neyse dedik, deneyimlemiş olduk, aramızdan bir arkadaş da katıldı yanlarına. Şoför bir de diyor ki “aman dumanı dışarı üfleme görürler, içeride kalsın” 😀 Yol daha 10 saatten fazla, hır gür çıkarmanın anlamı yok deyip arkadaşlarla bir iki tatlı sohbete sonra da yorgunluğun etkisiyle tatlı bir uykuya bırakıyorum kendimi. Ta ki gümrüğe kadar.

Gümrüğe yaklaştığımız, art arda boncuk gibi dizilmiş kamyonlardan az çok belli oluyordu. Ömrümün yarısının geçtiği, Kurtköy Gişeler’i  andıran bir yerde durup önce Türk polis abilerin pasaport kontrolünden geçtik. Oradan geri otobüse doluşup neden olduğunu anlamadığımız bir şekilde geldiğimiz tarafa sürerek başka bir gişede eşyalarımızı güvenlik taramasından geçirdik. Ben böyle anlatıyorum ama aralarda dakikalarca beklemeler, soğuktan donmamak için yerinde hoplayıp zıplamazlar gırla tabi 😀 Hele bütün yolcuların eşyalarını güvenlik kontrolüne yığdığı o sıra yok mu, sanırsınız ev taşıyor kimisi. Romanyalı arkadaşıma soruyorum, Türkiye’de bazı ürünlerin daha ucuz olduğunu, bazı ürünlerin ise Romanya’da bulunmadığını söylüyor bana. Hak veriyorum tabii, insanlar yaşama gayesinde, herkes bizim gibi serseri mi? Bir ablanın bir spor çantası dolusu parfümünün angaryasıyla uğraştıktan sonra tekrar biniyoruz otobüse. Heh tam bu sefer oldu diye düşünüyoruz devasa AB ve Bulgaristan bayrağını görünce ama yok! Bir yol da orada inip klasik yabancı ülkeye giriş pasaport kontrolünden geçiyoruz. Burada da biraz bekledikten sonra otobüsümüz bizi pas geçip gidiyor, bizler peşinden koşuyoruz. Otobüsünün peşinde koşan yolcular dramımız bitti sanıyoruz hangar gibi bir yere girince otobüs. Sırtında custom yazan abilerden anlıyoruz gümrük kontrolünün devam edeceğini. İşte her şey tam burada kopuyor. Zaman lastik olup sünüyor adeta, sırt çantalarındaki paketlenmiş elbiseler ve Persil deterjanlar kontrol ediliyor, yine eşyalarıyla belalı kategorisine giren bir ablamız her bir çanta için ayrı ayrı memurların yanına gidiyor, en son otobüse inip binmeli bir şeyler oluyor ama oraları biz çözemiyoruz. Sağlam bir vakit kaybının ardından sonunda bir daha durmamacasına biniyoruz otobüse.

Şoför abimizden öğreniyoruz ki bizim akıl sır erdiremediğimiz oyunlar rüşvet dansıymış. Her geçişte, her heçişte rüşvet istiyorumuş gümrük memurları. Az uz da değil, 300 400 dolar. Neden veriyorsunuz abi, siz parasını bile zor çıkartırsınız o rüşvetin diyorum, ağzından geveleyip “yok her zaman öyle olmuyor” diyor ama tam o sırada iyice bastıran karda kaymamak için bir manevra yapınca ben de ağzımı kapatıyorum. Zira önümüzde bir kamyon, hava desen birkaç saate her yeri kaplayacak beyaz örtünün sinyallerini veriyor. Sabaha inşallah Bükreş’teyiz deyip karanlık otobüsün içinde boş araziyi izleyerek yolculuğa devam ediyoruz. Emniyet kemerlerini takarak tabii ki !!(annecim )

 

Sınırı öyle bir teferruatlı geçiyoruz ki bir bakıyoruz hava kararmış. AB bayrağını alnımız ak geride bırakarak devam ediyoruz yolumuza. Bulgaristan ilk sinyallerini Rusça benzeri tabelalar ve atari salonlarını andıran Gaming Club’larıyla veriyor. Bulgaristan’ın büyük şehirlerinden geçmiyoruz tabii; boyumuzca kar tutmuş, boş arazilerden, pek de bakımlı görünmeyen müstakil evler ile üstü kar dolu arabalar dışında inin cinin top oynadığı küçük kasabalardan giderek yüzölçümü Konya’nın üç katı kadarcık olan ülkeyi geride bırakıyoruz. Yine de insan ne yazdığını anlamadığı tabelaların önünden geçerken eğlenmiyor değil.

Yarı uyur yarı uyanık, zihnimizin kenarına şoförün ağzından düşmeyen cümle “Kostana da Kostana danalar girmiş bostana” yapışmış, artık rüyalarımıza Kostan tabelası giriyor… Sonunda Bulgaristan’dan sonra sıra geldi Romanya sınırına. Avrupa Birliği içinde sınırların çok da keskin olmadığını bilir herkes, biz de pasaportlarımızı toplamak için otobüse çıkan görevlinin beresinin ponponundan anlıyoruz burada çok sorun çıkmayacağını 😀 Ama yine muavinler ile çeşitli yolcular arasında hızlı ve tartışma benzeri konuşmalar yaşanınca Romanyalı arkadaşımıza dönüyoruz konuşulanları az çok çevirsin diye. Sonra şoförün rüşve muhabbetleri ilk açıldığında neden lafı eveleyip gevelediğini anlıyoruz. Meğer aynı zamanda sınırdan geçmesi uygun olmayan bazı ürünler için veriliyormuş o rüşvet, dolayısıyla rüşveti de çantasında illegal şeyler taşıyan yolculardan topladıkları paralarla ödüyorlarmış. Bunu öğrenince biz görmemiş bir ajan olmuş dedirtecek edayla o illegal şeyler içinde neler hayal ediyoruz neler 😀 Zira sigarası ağzından düşmeyen kırmızı pantolonlu çiroz gibi ablanın da kalpakvari şapkasını kafasından hiç çıkarmayan kısık gözlü abinin de tipleri suç filmlerini aratmayacak cinste görünüyor. Olan biteni oturduğu yerden izleyen biz masum öğrenciler, Bükreş’e çok az kaldığını öğrenerek kafamızı son bir kez vuruyoruz cama.

Televizyondaki olayı çözmek için üretmediğimiz komplo teorisi kalmadı. Kısmetse Romanya’dan çıkmadan öğreneceğiz işin aslını.

Bükreş’e geliyoruz, oranın büyük terminallerine değil de firmanın kendi yazıhanesinin olduğu tenha bir alanda iniyoruz otobüsten. Söz konusu yolcular gözlerimizin önünde valizleri yerlere serip çekirge hızıyla paket paket Hugo Boss parfüm paslıyor birbirine. Hava çok soğuk olduğu için devamını izleyemiyoruz, yazıhanenin içine geçip bekliyoruz. Normal bir otobüs yolculuğunda buradan itibaren bir taksiye atlayıp Bükreş’teki otelinize veya tren garına gidebilirsiniz zira biz de doğrudan tren garına gidecektik. Ancak yolculuğun başından beri bizi manevi himayesi altına alan şoförümüz Braşov’a giden bir otobüsün kalkmak üzere olduğunu söyleyince yer yer Rumen şarkıları yer yer Starboy çalan bir bekleme odasında az daha uyuklayıp gezimizin ilk durağı Braşov’a giden otobüsü bekledik biz.

Başladığımız yere dönersek, bu karda kışta ne otobüsü? En başta da söylediğim gibi aslında görmek, deneyimlemek istiyorduk otobüs yolculuğunu. Gerçekten de tadından yenmez bir “deneyim” oldu 😀 Seyahat etmenin vakti zamanında ne kadar güç olduğunu görmüş oldum. Bu Makedonya boyunca insanların nasıl birbirine benzediğini görmüş oldum 😀 Çok dolaylı bir çıkarım belki ama; o karlı virajlarda direksiyon sallayan, işi gücü hayat mücadelesi olan, elinden gelse de gelmese de haksızlığa adaletsizliğe maruz kalan şoförümüzden, muavinimizden yola çıkarak nasıl AKP seçmeni olunabileceğini, nasıl o sert söylemlerin seçmenine iyi geldiğini ve çağdaşlığa hizmet etmeyen politikaların neden bu seçmenlerin haklı olarak pek de umrunda olmadığını kendimce anlamış oldum. Günün sonunda küçük resim, büyük resimden daha çok dokunuyor hayatlarımıza.

Otobüsle gitme macerasını yaşamalı mısınız? Ben size anlattım bence yaşamasanız da olur 🙂

Macera devam edecek…

Sevgiler

Bengüsu

You Might Also Like

No Comments / Yorum Bulunmuyor

Leave a Reply / Yorum Yazın

Show Buttons
Hide Buttons