SEYAHAT

Yumurtadan Çıkan Sürpriz : Japonya

Bölüm 1 benim hikayemden bazı özel notlar, bölüm 2 ise biraz daha rehber niteliğinde 🙂
BÖLÜM 1

Sanki Japonya hakkında hep gitme gezme fantazileri kurulurmuş ama orası ebediyen hayal dünyasının bir parçası olarak kalacakmış gibi gelirdi bana. Kendimi Tokyo’da buluvermem, okuldan Liderlerle Çay Sohbetleri klübünün yurtdışı gezisine katılmam ile geziden bir ay kadar önce belli oldu aslında. Hatta öyle sürpriz oldu ki şu an Tokyo’nun kalbinde erken akşam saatlerinde otel odasında bu yazıyı yazabiliyorum, sanki aslında dışarıda her bir metrekaresi ayrı egzantrik bir şehir yok ve birazdan televizyonda her hafta izlediğim talk showlardan birinin canlı yayını başlayacak gibi.
Aslında bu yazıda kulüpten çok bahsetmek istemiyorum çünkü görüşmeler apayrı bir konu olur ama Japonya’da zamanımın ve temanın çoğunluğunu oluşturduğu için bir haftalık zamanımı genelde okuldan arkadaşlarla iyi yerlere gelmiş ve isim yapmış şirketlerin başarılı abileri, amcaları ile görüşmekle geçirdiğimi söyleyebilirim. Güldüm, şaşırdım, geç kaldım, uyukladım ama hepsi ayrı bir hazine kendi içinde.
Japonya’da ne yazık ki zaman darlığı yüzünden Tokyo’da tıkılıp kaldık –Tokyo zaten on haneli sıkıcı bir köy, lanet olsun bize.- Aslında buraya bu sakura mevsiminde, Fuji’nin yüzü gülerken, Kyoto yeşillikler içindeyken yine yeni ve yeniden gelmek lazım. Ama Tokyo bile tek başına bitmedi, hiçbir hazinesini dibine kadar eşeleyemedik şehrin, her bir tadından bir lokma alıp bırakmak zorunda kaldık.
Tokyo’da ilk karşılaştığınız şey dev ekranlar, büyük binalar, mistik tapınaklar değil. Japon Kültürü! Gerçekten bir cisimcesine hissedilir, bambaşka ve farklı. Her şeyden öte disiplin, temizlik, kurallar cart curt denir ya ora hakkında, sapına kadar doğru! Sokakta tek bir çöp görmüyorsunuz hatta insanları öyle temiz ki çöp kutusu dahi görmüyorsunuz, direk atık üretmiyorlar 😀 Metrodan çıkan insan yürüyen merdivende hiç sorgulamadan sıranın en arkasına geçiyor, bir metro durağına bindirilen engelli amcamız iki durak sonra aynı kapıda bekleyen görevliler tarafından yine sandalyesine konarak götürülüyor. Daha derine, daha kalbe inersek de temizlik, saflık ve yardımseverlik var mayalarında. Bir kere birine yol sormayagörün. İngilizce bilmeyen yoldaki insanından garsonuna kadar size bir şey anlatabilmek için kendilerini parçalıyorlar, çağırmadık insan bırakmıyorlar, bazen biraz boğucu geliyor ama çoğu zaman karlı havada taktığınız atkı kadar sıcak bir sarılma hissi veriyorlar size. Fazlasıyla nazikler, fazlasıyla güleryüzlüler, insana fazlasıyla değer veriyorlar.

ömrümün sonuna kadar noddle ile besleyin beni

Öte yandan Japonya’nın sağlık sistemi eğitim sistemi falan filanını öğrenecek kadar zaman geçiremedim ama bazı gözlemlerim yok değil. Tüm şoförlerin takım elbise giyen ve gps ile çalışan aşırı profesyonel insanlar olması (taksi kapıları da otomatik açılıyor, açmaya davranmayın 😀 ) veya kışın ortasında tüm lise öğrencilerinin bir karış eteğin altına şeffaf çorap dahi giymeden gezmesi gibi ilginçliklerden öte şeyler de var. Mesela oldukça mütevazı yaşamaları, küçük arabalarda ve küçük evlerde, küçük miktarlarda yiyerek mutlu olup lüksleri aramadan yaşayan insan çok burada. Çok harcama alışkanlıkları yok, hatta çokça kredi kartının geçmediği dükkan ve restoranlarla karşılaşabiliyorsunuz. Japon olmak kendi içinde başlı başına bir felsefe gibi, din olsa dünya üzerinde en temiz, en saf olanı derdim şu ana kadar. (İkinci Dünya Savaşı dönemini yaşamadığımı varsayıyoruz tabi)
Yalnız buraya kadar anlattıklarımın, henüz benim de sırrını çözmediğim bir yönü var. Japonlar düzenli disiplinli, iyiliksever, mütevazı deyip durdum ama bu rengarenk ışıklı binaların, Hızlı ve Öfkeli ruhunun, çılgın animelerin can bulduğu yerin de Tokyo olduğunu unutmamak lazım, Tokyo tabiri caizse anime tadında bir şehir. Anime şehir diyorum çünkü anime Japon’ların bir parçası değil, Japonlar ve Tokyo animenin bir parçası sanki. Tokyo deyince akla gelen bu çocuksu reklam filmleri, ışıklı dev binalar her yerde ve her yerde. Göz alan bir renkte diz üstü deri çizmelerini rengarenk şortlar ve hırkalarla süsleyip saçlarını iki yandan bağlayan şeker paketi görünümlü Japon kızları gerçek ve yanıbaşınızdan geçip gidiyorlar. Biraz turist rehberlerinin dışına çıkıp kendim öylesine yürüyüp gezdiğim yerlerde karşıma neler neler çıkmadı ki? Özellikle Shibuya ve Shinjuku yakınlarını pervasızca gezerseniz her an on tane modifiye spor arabanın tüm sokağın gözlerini üzerlerine çekerek gök gürültüsü sesleriyle yoldan uçup gittiğini, mimari açıdan saatlerce seyirlik cam binaların karşınıza aniden dikiliverdiğini, tasarımcı elinden çıkma tatlıların vitirnlerini süslediği güzel dükkanların kalabalıktan boşluk kalmayan sokaklarda uzayıp giden kuyruklar yaptığını görebilirsiniz.

Kim yapıyor lan bu gürültüyü derken…
Shibuya yakınlarında

Ama bu ruhun sadece yeni genç, zengin, doyumsuz nesilin bitmek bilmeyen lüksleriyle alakası yok, derinlerde bir yerlerde neşe yatıyor bu insanların. Özellikle Akhiabara olmak üzere pek çok merkezi yerde adım başı oyun merkezlerine giriyorsunuz. Oyun merkezi diyorum çünkü buralarda bu kancayla oyuncak yakalamaktan tutun atari tipi oyunlara kadar büyükler için oyun dünyaları kurulmuş, hangisine girseniz eğlenceli ve gürültülü bir kalabalık, yan yana dizilmiş koridor boyu giden onlarca oyuncağın başında sizi karşılıyor. Bu kadar mı olur dersiniz ama her gece, tıklım tıklım dolduruyor koca koca yetişkinler olmuş Japonlar buraları. Yetmiş yaşındaki teyzesine kadar deli gibi oyun salonlarında oyun oynuyorlar, içindeki çocuğu asla kaybetmeyen, damarlarında anime ruhu gezen insancıklar. Şimdi insanın aklına bir soru düşüyor değil mi, bu kadar mütevazı ve bu kadar çılgın olmak aynı anda nasıl gerçekleşiyor diye. İnanın bunun cevabını ben de bulamadım, bulana kadar da bu ülkeyi keşfetmeye devam etmek gerekiyor.

çocuklar gibi, gecelere kadar…

Tokyo ikiyüzlülüğün en masum ve en doğal hali dedim ama burada Tokyo’nun Japonya’yı ne kadar temsil ettiğini de konuşma gerek. Görüşmelerimizde buranın yerlilerinin de söylediği gibi metropol Tokyo ve buranın dışındaki Japonya arasında büyük farklar varmış. Bir gün de ikincisini denemek lazım elbette ama Tokyo da oraların kokusunu duyurmayı başarıyor bir nebze de olsa size. Tokyo’nun geleneksel yerleşkelerini, görece eski sokaklarını, tapınakların olduğu bölgeleri gezerken mistik bir hava hemen kaplıyor sizi.

BÖLÜM 2
Artık tek bir tıkla zaten ‘must see places’ görüleceği için tek tek tanıtımı gereksiz buldum biraz. Ama kendi gezi defterimden notları ekleyeyim buraya. Ueno, Asakusa benim gezdiğim geleneksel bölgelerdi ve Asakusa’daki çarşı geleneksel hediye almak için bir numaralı yer kesinlikle. Ueno içindeki müzeler ben Doğu sanatı ile ilgilenmediğim için hoşuma gitmedi ama hayvanat bahçesinde panda ve kutup ayısı gördüm ilk kez, o yüzden oraya gitmeme değdi. Oranın yakınında bir de Tokyo Skytree var, Tokyo’yu tepeden görmek için iki alternatifiniz: TokyoTower ve Skytree. Kime sorsak bize Skytree’yi tavsiye etti. O yüzden bir gün sabah Asakusa’ya gelip burada alışveriş yapabilir, tapınak civarında vakit geçirebilir, öğleden sonra da Ueno’da görülecek tapınak, müze, hayvanat bahçesi vs. gezebilirsiniz. Yorgunluğunuzu da akşam Skytree’deki manzaranın ışıklarıyla dindirirsiniz. Bu arada Asakusa hayatımda en mest olduğum sokak yiyeceklerinin satıldığı yer, çarşıda pek çok paketli yiyecek de satılıyor Japon usulü, onlar açıkçası pek hoşuma gitmedi ama hemen elinize verdikleri dumplingler, et kızartmaları, soslu tatlılar ve kurabiyeler, bin bir deniz ürünlü ve kırmızı fasulye doldurmalı tempuraların hepsi denemeye değer. Kahvaltı-öğle yemeği karışımı bir şeyler yapabilirsiniz Asakusa’da dolanırken.

en estetik ibadethane stili, net

afiyet olsun pandacık

Biraz daha ışıklı yerlere geçtiğimizde ise Shibuya, Shinjuku, Akhiabara, Roppongi ve elbette Ginza’yı gezebildim. Aslına bakarsanız bu görüşmelerden dolayı pek çok iş merkezinin olduğu ‘fancy’ yerlerini gezmiş oldum Tokyo’nun ama kendim salınarak zaman harcadığım bu yerlerden en çok Shibuya’yı sevdim. Bir kere şu meşhur çapraz geçiş fotoğrafı, uzun pozlamanın cenneti gibi. Tüm o ışıklar ve insan kalabalığı fotoğraf çekenler için oyun parkına bırakılmış yaramaz bir çocuktaki şevki uyandırıyor. Bir de benim bu çılgın insan yığınları ve arabaları gördüğüm yer de Shibuya civarındaki caddeler. Zaten eve gelip de Tokyo Drift’i izleyince o meşhur kalabalık çapraz geçişin filmde drift yaparak yardıkları ve Han’ın balkonunun baktığı yer olduğunu keşfediyorum. (İzlemediyseniz mutlaka gitmeden önce ve gittikten sorna izleyin 😀 )

Shibuya, yayalara kırmızı ışıkken

Shibuya, yayalara yeşil ışık keyfi

Akhiabara manga ve anime merkezi diye geçiyor, bir de teknoloji tabi. Ben şahsen çoook da ucuz bulmadım teknolojiyi, bir tek Apple çok ucuz diyorlar ama onun da bazı prosedürleri varmış kullanmak için, belli bir kodu bulmak gerekiyormuş galiba Türkiye’de kullanmak istiyorsanız. Google’a yazarsanız işte Japonya teknoloji alışveriş falan bir sürü yerde çıkıyor seri numaralarda neye dikkat etmeniz gerektiği. Yani eğer alışveriş yaparım diyorsanız iyice araştırmadan çok bulaşmayın derim. Ben bir tanecik polaroid makine aldım, Fujifilm’in instax mini8 serisinden ve Türkiye’de 250-300 TL arasında değişirken orada 140 TL’ye denk geldi aldığım, Japon malı olduğundan sanırım. Dediğim gibi diğer şeyler çok ucuz gelmemişti ama nedense bunun fiyatı beni epey şaşırttı, sonuç olarak mutlu ayrıldım 😀 Onun dışında manga ve anime dünyasıyla içli dışlıysanız burada sizi cezbedecek çok mağaza var. Yalnız maalesef Akhiabara’nın çoğu yerinde olduğu gibi dükkanlar genelde yedide, en geç dokuz bile olmadan kapatmış oluyor. O yüzden gece 23’e kadar açık devasa teknoloji mağazası dışında Akhiabara’nın biraz ölüm uykusuna yattığını söyleyebilirim. Gidecekseniz gündüzden veya tam hava kararmaya yüz tutmuşken gidin.

Akhiabara sakin saatlerinde

Ginza çok şık ve havalı bir yer gerçekten, harika markalar ve restoranlar var. Ama benim harcama skalamda olmadığı için açıkçası oraya da Nişantaşı’na olduğu gibi ‘görmelik’ bir sevgi besledim sadece, bir daha Tokyo’ya gitsem sanmıyorum ki gezeyim mesela. Oysa Shibuya ve Shinjuku oraya göre biraz daha Taksim, biraz daha İstiklal, biraz daha sıcak bir ruh barındırıyor. Elbette kıyı bucak gezdim diyemem ama bana sorarsanız akşam takılmalarını ve marka takınıtınız yoksa alışverişlerinizi Ginza’da yapmanın çok da bir amacı yok gibi. Fakat kendi içinde Ginza’nın da sırları yok değil, gezide tanıştığım harika insan İpek sayesinde hayatımda gittiğim en mükemmel kırtasiye cennetine İtoya’ya bir çıkartma düzenledik. Bir kırtasiyeseverseniz buradaki envayi çeşit ürünle mest olursunuz gerçekten, Ginza’da mutlaka uğrayın. Aralarda ilginç restoranlar da çıkıyor, Ginza’da bulamayacağınız yiyecek tipi yoktur. Birkaç arkadaş teppanyakiye gitmişti, mükemmelmiş, zamanım olmadı benim de ama gidin derim mutlaka. Biz de Eggs’n Things diye bir yere girdik Ginza’da, boyum kadar krem şanti ile süslenmiş pankekler yapıyorlar, kremşantiyi yemiyorsunuz tabi merak etmeyin ama iki kişi bir pankek tabağını paylaşabilir ve harika bir kahvaltı yapabilrisiniz 🙂
Roppongi de geniş bir alan, ilginç modern sanat müzeleri var, koca koca plazalar ve şık caddeler de cabası elbette. Roppongi’ye daha çok gece kulübü veya çok geç saatte açık güzel mekan bulmak istiyorsanız gidin derim. Biz burada iki kez yemek yedik, birincisinin ismini hatırlamıyorum aslında çok güzel yerdi ama ikincisi zaten aşırı havalı olduğunu gösteren böyle bar-restoran karışımı loş ve hoş bir mekandı ismi Rigoletto. Bir de Hard Rock Cafe de burada, biraz gizli bir yerde ama sora sora Bağdat bulunuyor.
Shinjuku, ne yazık ki gecesini görmediğim ama gündüzüyle de çok şey vaat eden bir yer. Yine Japonya’nın modern hatta teknik yüzü gibi geldi bana. Cam binaların başkenti Shinjuku’da ara sokaklara dalmaktan kaçınmayın, özellikle tren rayları ve civarında seyirlik manzaralar var. Alışveriş merkezlerinde de eşsiz şeyler bulabilirsiniz, özellikle dekorasyon mağazalarına girmekten çekinmeyin derim. Bir de zamanımız olmadı bizim ama Robot Cabaret Show varmış bu shinjuku’da. Önceden internet üzerinden bilet alarak gidiyorsunuz, Google’a bir yazın bakın derim. Çok eğlenceli görünüyor.
Meiji Jingu’yu da söyleyip bir başka plan yapalım hemen. Meiji Jingu bunların ünlü hanedanı Meiji’ler tarafından yapılmış harika bir orman-park. Ama gerçekten Yıldız Parkı falan halt etmiş, gökyüzü görünmüyor ağaçtan artık öyle söyleyeyim. O kadar huzurlu bir ortam ki içinde yürürken bu Uzakdoğu masallarında bir prenses, bir samuray gibi hissediyorsunuz kendinizi. İçeride birkaç tane tapınak da var, parka giriş ücretli değil ama bu alanlara giriş ücretli. Ama gerçekten güzeller, bir de ben denk gelemedim ama Pazar sabahları bu parkta evlilik seremonileri oluyormuş. Çok da güzel ve ilginç oluyormuş tabi 😀 Aklınızda olsun araştırın derim. Bu grubu birleştirmek gerekirse bir sabah Meiji’de başlayıp oradan Shinjuku’nun ana caddelerini sonra da Shibuya’nın tüm sokaklarını gezebilir, akşam da belki Robot Cabaret gibi veya tamamen spontane bir mekanda (karaoke ??) Shinjuku veya Shibu’da Tokyo’yu dibine kadar yaşayabilirsiniz.

Görücü usulü evlendik, Meiji Jingu

Bir başka mihenk taşı da Imperial Palace, bizim kaldığımız otelin yanıbaşında olduğu için son güne bıraktık ama daha fazla zaman alırmış muhtemelen, Imperial Palace Garden diye geçiyor aslında, çünkü Dolmabahçe gibi içini girip gezebildiğiniz odalardan ziyade Topkapı gibi bahçesi, şu an müze olarak kullanılan başka binaları gezebiliyorsunuz. Kaybolma olasılığınızın yüksek olduğu huzurlu ve masalsı bahçelik alanlar dışında 3 farklı müze ve yüksekçe bir kale var bu alanın içinde. Müzelere girmeye vaktim olmadı ne yazık ki ama giren arkadaşlarımdan özellikle modern sanat eserleri olanın harika olduğunu duydum. Kaybolduk korkusuyla sabah çıktığımız günün akşamında bir kez daha uğrayarak gerçekten masal gibi görünen kale manzaralarına da göz atma şansım oldu, size tavsiyem burada gezme-piknik havasında birkaç saat harcamanız yönünde, hatta müzeleri de gezecekseniz tüm bir öğleden sonra belki.
Bu noktada Tokyo’nun mutlaka görülmesi gereken yerlerinden biri olan Imperial Palace Akhiabara’ya da yakınken ikisini birleştirmenizi tavsiye edebilirim. Bu otantik günün akşamını da ulaşım açısından çok tutmayacak Golden Gai’de sonlandırmanızı öneririm. Upuzun bir Asmalı havası taşıyan Golden Gai, büfe gibi yan yana sıralanmaış onlarca barın bulunduğu ama barlardan çok sokaklarında gezen insanların ilginizi çekeceği bir cadde. Arkadaşlarınızla oturup birer bardak soğuk bira eşliğinde günün yorgunluğunu atabilirsiniz. Konu içkiden açılmışken meşhur Japon “sake”sinin tadından nefret ettiğim için farkındaysanız hiçbir yerde söz etmedim 😀 Ama ben hiçbir içkinin tadını sevmezdim zaten, zamanla alışıyormuş insan o yüzden daha önce içmediyseniz denemedim demeyin 🙂
Bu yazıyı gezi tavsiyeleri olarak nitelendirirsek bizim gezdiğimiz ünlü Tsukiji Fish Market ne yazık ki gelecek seneden itibaren başka bir yere taşındığı için pek de amaca uygun kaçmayacak anlatmam. Ama buradan söz etmeden Tokyo gezime ayıp etmiş olurum, zira dünyanın en büyük balık pazarı, Tokyo’nun da belgesellere konu olmuş simgelerinden biri Fish Market. Efendim burası baya bildiğiniz denizden babam çıksa yerim deyimimizin can bulmuş hali çünkü denizden çıkan her türlü varlık yaşarken-yaşamazken fark etmeden tüketiliyor, satılıyor ve sergileniyor. Market sabah dokuzda açılıyor, o yüzden sabahın erkeninde orada olmak lazım ki esas manzarayı görebilin.

Ahtapotun oksijenle imtihanı

O saatte marketin etrafındaki küçük küçük dükkanlarda güzel kupalar bulabilir, minik lokantalarda insanların kahvaltı niyetine noodle’ları nasıl gömdüğünü izleyebilirsiniz. Market market diyoruz da burası baya bildiğiniz dev bir balık hali. İçinde dikkatli gezin çünkü her an fork-lift tarzı araçları kullanan bir amca size anlamadığınız bir dilde çekil diye bağırıyor olabilir. Tezgahlarda ise göremeyeceğiniz şey yok, yayılarak filesinin içinde hareket eden ahtapotlar, kıskaçlarını size doğrultan yengeçler, patlıcan gibi dizilmiş balık kuruları, henüz üzerinde damlaları kurumamış midyeler, envayi çeşit değişik renkte ve ebatta balıklar nereye baksanız oradalar. Biz balık hali kültürüne alışık olduğumuzdan diğer memleketteki insanların daha çok ilgisini çekiyordur muhtemelen. Ama bu bu saatlerde gittiğinizde o deniz yaratıklarının nasıl servise hazırlandığını, örneğin bir amcanın ellerini bir havuza daldırıp çırpınan bir kalkan balığını nasıl kucağında tezgaha taşıdığını görebilirsiniz. Biraz sadistçe geliyor kulağa, balık kokusuna dayanamayanlar hele siz buradan uzak durun gerçekten. Ama görülmesi ve deneyimlenmesi gereken bir yer bu Fish Market. Ginza’ya yakın olduğu için burada başlattığınız akşamı Ginza’daki mağazalarda devam ettirebilirsiniz.

Fish Market amcalarımıza hayat her gün bayram

Gelelim Odaiba’ya ! Odaiba insan eli ile yapılmış bir ada diye yazıyor internette, gidiş gelişi biraz daha uzun süren ama bir tam günü geçirebileceğiniz eğlence adası tarzında bir yer. Tren yolculuğu da oldukça seyirilk ve güzel geçiyor Odaiba’ya, bizim gittiğimizde hava güzel değildi ama internette deniz turları da var, bir tanesi seyirlik ve eğlenceli olabilir. Efendim Odaiba’da neler mi var ? Alışveriş merkezleri, restoranlar, müzeler ve harika bir manzara tabi ki. Öncelikle fotoğraf aşıkları ve manzaraseverler, burası Tokyo’nun Boğaz Köprüsü diyebileceğimiz Rainbow Bridge’in güzel bir manzarasına sahip. Özellikle gece fotoğraflamak için ideal, hava muhalefeti nedeniyle ben hayalimdeki fotoğrafı çekemedim ama adayı iyice dolaşacak zaman ve doğal koşullar varsa buradan güzel fotoğraflar çıkar. Odaiba’da Toyota’ya ait bir araba showroom’u, Telecom Center, Fuji TV Building gibi mimari harikalar, birkaç otantik bina, teknolojik müzeler ve bir dolu ilginç alışveriş merkezi var. Ben en çok istediğim National Museum of Emerging Science’a gittim ve umduğumdan fazlasını buldum. Aslında sunulan şeyler böyle daha temel bilimsel bilgilerden oluşuyor, fotosentez veya uzay sistemi gibi. Kısacası biraz daha küçükler için. Ama uzay aracı prototipleri gibi sunumu güzelleştiren unsurlar da var, bence görülmeye değer . Ayrıca bir zamanların efsanesi Asimo’yu da belli bir periyottaki şovlarında görebilirsiniz. Asimo’yu biraz madara etmişler, çoluk çocuk malzemesi olmuş ama hala karizmasını korumaya çalıştığını söyleyebilirim 😀

Selam olsun Asimo’ya

Bir de sene olmuş 2015 hala da yürüyen, dans eden bir robot görmek insanı şaşırtıyor. Bu müzenin en efsane yanı da kesinlikle devasa dünya maketi. Maket diyorum çünkü karşılayacak bir Türkçe kelime bulamadım ama aslında avize gibi tavandan sarkan, üstü binlerce minik ekranla kaplanmış bir dünya sözünü ettiğim, ekranlardan kayan görüntü sayesinde kendi etrafında dönüyormuş gibi görünüyor. O kadar güzel o kadar seyirlik ki altına bir sürü kanepe atmış müze yetkilileri, boş bulunca oralara uzanıp mavi inciyi seyrediyorsunuz. Vallahi ellerinden öperim, çok güzel düşünmüşler.

Miraikan’dan bir başka efsane sahne

Alışveriş merkezlerini de aman canım her yerde var diye gezmemezlik yapmayın, önünde bina boyunda bir robot olan Diver City’de hediyelik eşyalar bulabileceğiniz bir sürü mağaza var, ayrıca yemek katlarında da Burger King falan değil hardcore Japon yemeği bulabilir ve deneyebilirsiniz 😀

ölene kadar noddle’ı burada yiyebilirim
National Museum of Emerging Science (Mirakian)

Peki son olarak aralarda kalan şeylere gelelim. Tekrar söylüyorum benim Tokyo gezim çook ama çok minimal bir yapıya sahip, yani düz turist olarak gitseydim bu yaptıklarımı 3 güne sığdırır bitirirdim muhtemelen, o yüzden uzun süre gezecek olanlara bol ve keyifli araştırmalar diliyorum 🙂
Benim yapmadığım iki tavsiye : Disneyland ve Pokemon Store. Yazarken bile vicdanım sızlıyor Pokemon’un elinde büyümüş bir çocuk olarak ama ben gidemedim bari siz gidin ! Geyiği bir yana bırakırsak Ikebukuro isminde yine gayet nezih, gayet pırıltılı ve alışveriş merkezli bir muhit var Tokyo’da, orada Sunshine City Shopping Mall’da Japonya’nın en büyük Pokemon Store’unu bulabilir, Pikachulu oyuncaklar ve anahtarlıklar alabilirsiniz. Bir de elbette meşhur Disneyland. Disneyland’a giden arkadaşlarımızın eğlenmemesi ve orayı tavsiye etmemesi gibi bir durum tahmin ettiğiniz üzere olamaz 😀 Ben daha oraya özgü bir şeyler görerek vakit geçirmek istediğim için gidemedim ama geniş zamanınız varsa bir gün burada çocuklar gibi eğlenmeyi unutmayın 🙂
Bu arada Tokyo’ya hangi sezonda gideceğiniz çok önemli, senede yanlış hatırlamıyorsam 3 kez sumo turnuvası düzenleniyormuş ve tam bizim gittiğimiz hafta olması şans değil de ne? Bu zamanlara getirirseniz gezinizi önceden biletinizi alarak gerçekten çok faklı bir deneyim yaşayabilirsiniz. Sumo başlı başına ilginç, güreşçilere değinmiyorum bile ama Tokyo’daki arena o kadar devasa ve hınca hınç dolu ki tam bir Fenerbahçe-Galatasaray atmosferi yaratılmış ama elbette hayal edebileceğiniz en egzotik sunumla. Kalabalığın yarısı bir güreşçinin ismini haykırıyor yarısı diğerinin, öylesi popüler demek ki. Böyle aralarda değişik ritüeller, güreşçilerin ısınma fasılları… Neyse sürprizi kaçmasın ama gerçekten burada harcadığım en eğlenceli zamanlardan biriydi sumo güreşi izleme keyfi 😛 😀 Bir de bu Japonya’da Sakura mevsimi diye bir şey var, aslında her yerde aynı da bu Japonlarda kiraz ağaçlarının ve mart sonu-nisan ortası arasına denk gelen bu sezonun doğayla iç içe olmakla bağlantılı özel bir yeri var. Gerçekten de fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla pek çok yerde kiraz ağacı parkları ve harika manzaralar çıkmış ortaya, varın siz düşünün. O zamanlar muhtemelen günü birlik Fuji Dağı gezileri de daha elverişli olur, bir tane de Fuji gezisi sıkıştırırsanız araya dünyanın en büyük yanardağını ansiklopedilerden gerçeğe kavuşturmuş olursunuz kendiniz için.

Sumocu abilerimiz ısınırken

KISA KISA
Para: Paranızı TL de dahil her birimden havalimanında değiştirebilirsiniz, dolar ve euro olduğu sürece Ginza ve Roppongi gibi merkezi yerlerde de her zaman bozdurabilirsiniz paranızı. Buralarda kur havalimanından birazcık daha fazla ama çok fark etmiyor. Biz havalimanında bozdurduğumuzda 1000 yen 20 lira gibi bir şeye denk geliyordu, çarşıda da taş çatlasın 1000 yen 20 lira 50 kuruş ediyordur. Genel olarak pahalı bir kent Tokyo, 4-5 duraklık metroya 160 yen ödüyorsunuz. Durak sayısına göre değişiyor 130-320 yen arasında. Yeme-içme adına marketlerde 200-300 yene her zaman karın doyurmalık bir şey bulabilirsiniz, orta halli bir yemek 500 yenden başlıyor, pahalı yerlerde de genelde 1000 yenden başlıyor fiyatlar. Hemen hemen Türkiye ile aynı.
Ulaşım: Narita Havalimanı’ndan şehir merkezine ekspres bir trene biniyorsunuz, 1 saat kadar sürüyor, havalimanında sorunca yönlendiriyorlar iyiler o konuda. İndiğiniz yerden de şehir içine metroyla dağılıyorsunuz. Bir de metrolarında geçen SUICO isimil akbilleri var, yani bir haftaya yakın kalacak ve çok gezecekseniz kesinlikle alın derim, zaten sonra depozitosunu alabiliyorsunuz kartı iade ederek. Kart 500 yen olmalı, akbil doldurma makineleri gibi her durakta doldurabielceğiniz yerler var. Onun dışında bu yerlerden tek kullanımlık bilet seçerek de yolculuk edebilirsiniz. Taksi de kolay bulunuyor ve paylaşarak giderseniz kişi başı çok düşmüyor. İstanbul’da 10-15 TL tutacak yere 1000 yen veriyorsunuz, km başı 2.5 TL düşünebilirsiniz.
Yeme-İçme: Japon mutfağıyla aranız iyiyse yaşadınız çünkü gerçekten çok lezzetli yiyecekleri var. Ama gittiğiniz yerde eğer tüketmiyorsanız domuz olup olmadığını sorun çünkü epey yaygın. Onun dışında bazen geleneksel bir şey yiyeli diye gidip oldukça hoşnut olmayacağınız şeylerle hatta bazen pişirmek zorunda kaldığınız çiğ malzemeyle karşılaşabilirsiniz 😀 Sadece hazırlıklı olun. Her zaman fast food ve market alternatifiniz var, asla aç kalmazsınız. Zaten bir kültürü tanımanın en önemli noktalarınadn biri yemek değil mi 😀 Bizim yediğimiz harika iki lokantadan biri Gonpachi. Menüden minimum 1000-2000 yen arasında bir şeyler seçerek gayet memnun edebilirsiniz kendinizi. George Bush da burada yemiş zamanında, gerçekten çok lezzetli ve fiyatları çok uygun. Rezervasyn tavsiye edilir. Diğeri de daha metropol havasında Rigeletto. Buranın da atmosferi harika. Birazcık daha pahalı, biz menüye anlaşarak 5000 yen gibi bir şey ödedik (sınırsız içki, sınırsıza yakın yemek) ama sanıyorum bir kişi 2000-3000 yen arasında öder kalkar. Onun dışında MOS Burger ve CEO’su ile görüştüğümüz leziz Freshness Burger de buranın yerel fast food alternatiflerinden 🙂
Genel: Sigara içiyorsanız burada hem kapalı alanlarda hem de sokakta sigara içmenin yasak olduğunu bilmelisiniz 😀 Sokakta ve çoğu binada ‘somiking area’ adı altında böyle milletin doluşup sigara içtiği filtre düzenlemeli odalar var. Çoğu restoranda içebiliyorsunuz, sıkıntı çıkmıyor ama sokakta içerseniz ceza ile karşılaşabilirsiniz. Pek çok metro durağında ve büyük caddelerde ücretisz wifi oluyor, kısa süreli gidiyorsanız orada hat alıp internet paketi satın almanıza çok da gerek yok. Ben almadığım için ücret veremiyorum. Restoranlarda bahşiş bırakılmıyormuş, zaten içine dahilmiş ücretin. Hatta kaba algılandığını falan da duydum, sakın bozukları bırakıp gitmeyin 😀

You Might Also Like

No Comments / Yorum Bulunmuyor

Leave a Reply / Yorum Yazın

Show Buttons
Hide Buttons