Ciddi Gibi

On Milyon Doları Kabul Etmek

Son günlerde epey sardığım, daha çiçeği burnunda iki sezonluk bir Amerikan komedi dizisi var: Silicon Valley. Aklınıza gelecek gelmeyecek pek çok firmanın üretim ve yönetim merkezi olan, Kaliforniya’nın gözbebeği ünlü Silikon Vadisi’ndeki rekabet ve inovasyon ortamında tutunmaya çalışan bir girişimci ekibinin komik hikayesini anlatıyor. Benim de deneyimlediğim her şeyden hayattaki amacımı bulmak için ipucuları çıkarmaya çalıştığım şu günlerde, bu dizi ruh halimi epey şekillendi diyebilirim sanırım. Malum girişimcilik burada da popüler, orada olduğu kadar milyar dolarlık sektörler vaat etmese de. Fakat diziyi izlerken böylesine fırsatlarla dolu bir teknoloji deryasının uzak hayalini değil günlük hayatta bile prototipini yaşayacağınız küçük ama önemli, yukarı tükürseniz sakal aşağı tükürseniz bıyık kararların sürüncemesini hissedebiliyorsunuz siz de.

Afişini Steve Jobs’a ithaf eden dizide hem çok gülebilir hem de yabancı bir dünyayı daha yakından tanıyabilirsiniz.

Mesela, olmaz da olur ya, hani yok canım sen de ama diyelim ki, bu dizidekine benzer bir hikayeniz var sizin de. Daha ne kendi emeğinizden ne ailenizden dört haneli sayının üstünde para görmek kısmet olmamış. Hayatınız çalışmakla geçmiş, zeki de bir elemansınız. Bir ürün geliştirmişsiniz, on numara gelecek vaat ediyor ama epey yatırım alması gerek, öyle sizin altından kalkabileceğiniz gibi bir şey değil. Öte yandan bir firma gelip size diyor ki yavrucuğum al sen bu güzelim 10 milyon doları, git gönlünce gez eğlen, bırak abilerin yapsın bunu senin yerine, sen de kazan, dünya da kazansın. Ne yapardınız? Benim aklıma ilk gelen açıkçası “Ya işim gücüm mü yok ? 10 milyon doları ben bir daha nerede göreceğim, ömrüm boyu gezerim, yerim içerim.” diye düşünerek teklifin güzelliğine kapılmak oldu. Kaldı ki sonuç olarak ürettiğiniz uygulamanın tutmaması, sorunlarla karşılaşması, kısacası yatırım alsanız dahi yine yıllarca uğraşıp başarısız olması ihtimalleri de her zaman baki. Fakat sonra dedim ki kendi kendime “Ya bu parayı kabul edip çekilerek beş yıl sonra bu ürünün dünyanın en ses getiren, milyar dolarlık bir pazara dönüştüğünü görürsem?” Milyarların yanında 10 milyon belki az ama bu soru aklıma saplanınca 100 milyon teklif etseler de kabul etmeyeceğimi gördüm. Çünkü benim uğraşıp didinip yakaladığım ortayı bir başkası gole çevirince ben kahraman olmayacaktım. Param olacaktı ama başarı ellerimin arasından uçup gitmiş olacaktı. Daha sağlıklı karar vermek için somut düşünmeye çalıştım. Kendime İstanbul’un en güzel yerinden bir villa, mis gibi bir spor araba, on numara bir tekne, üstüne artan paranın yarısını bankaya yatırdıktan sonra kalan yarısıyla da dünyanın beğendiğim bir köşesinden on numara bir yazlık alabilirdim. Ve ileride bu parayla da gayet rahat yaşayabilecek olsam da dünyayı gezip Instagram’da yeterli sayıda fotoğraf paylaştıktan sonra belki bir cafe açabilir, belki hayır organizasyonlarında çalışıp güzel bir kariyer sahibi olabilirdim. Fakat bunların hepsinin “kolay yoldan “geliyor olması, insanlar bana imrense de benim kendime olan saygımı asla inşa edemeyecekti. Pes etmiş ve kolaya kaçmış olmak beni her zaman kovalayacaktı. Eğer benim ellerimden çıktıktan sonra uygulama başarısız olsaydı ve batsaydı bile utanır, doğru düzgün bir iş çıkaramamış olduğum için kendime kızabilirdim. Fakat eğer başarılı olsaydı… İşte o zaman tüm hayat ve o on milyon doların her bir senti bana zehir olurdu. Yalnızca elimden kaçan milyarlar değil, “örnek kadın girişimci” “vadinin yeni yıldızı” olmak ve Forbes, TechCrunch, gibi sitelerin sayfalarını süsleyemeyecek olmak bana kafayı yedirirdi. O an fark ettim ki beni tanımlayan şeylerden birinin “çok zengin” olmasındansa “çok başarılı” olmasını tercih ederdim. Sözüm ona paranın da önemli olduğunu fark ettiğim “yetişkinleşme” dönemimde saygımın ve bağlılığımın olmadığı bir işi asla çok para için yapamayacağımı, aynı şekilde inandığım bir işi de bana para ve zaman kaybettirse de sonuna kadar götüreceğimi fark ettim.

Bunu fark etmekten ziyade kabullenebilmek daha önemli aslında. Çünkü insanın kendini özgürleştirmesi belki de kendini tanımasından daha zor. Bir kez tanıdıktan sonra bir de bu “yeni doğan sizi” çevrenize, ailenize ve geleceğinize adapte etmeniz gerekiyor. Bazen, kontrolü siz değil, adapte olmaya çalıştığınız ortamlar elinde tutuyor. Hayatta birbiriyle aynı yolda görünüp çatışan o kadar çok karar varki, birini bilinçsizce seçip diğerini kaybettiğinizin ancak bir yerden sonra farkına varabiliyorsunuz.

Bu konuda sosyal bir çalışma yapmadım ama sembolik bir benzetmem olacak. Pek çok topluma göre yüksek teknoloji üretiminde daha geri olduğumuzu, “ama imkansızlıklar” senaryosunu bir kenara bırakıp çalışkanlıktan çok Akdeniz toplumu olmanın getirisi hafif tembellik ve bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılığımızı kabul ederek şu karşılaştırmayı yapabiliriz bence: Bu neslin yani 2000’lerde doğanların çocukluğuna kadar, özellikle benim gibi büyük şehirlerde büyümeyen çocuklar sokak oyunlarında yaman bir oyuncu ve apartmanın çocukları sosyetesinin itibarlı bir üyesi olmak için yetişen neferlerdik. Bu aslında epey bir Anadolu şehrinde hala böyle. O zamanlar, nereden baksanız 10-11 yaşlarına kadar okulda bir çevre edinmek, arkadaş sahibi olmak, sosyalleşmek görevleri dışında kendimizi tanıyacağımız zamanın büyük bölümünü de ödevleri bitirip dışarı koşmaya harcardık, ya da bazen bitirmeden koşmaya. Bu bence çok küçümsenecek, göz ardı edilecek bir şey değil. Bu, Türkiye’nin bugünkü beyaz yaka dahil önemli oranda bir iş gücünün ve azalsa da hala ileri yıllardaki iş gücünün önemli bir miktarının yetiştiği ortamın temellerini oluşturan bir yapı taşı. Şimdi diğer ülkelerdeki elemanlara bakıyorum, adamlar daha çocukken okuldan çıkıp saatlerce müzik, resim, spor kurslarına kalıyor. Bahçede böcek toplayıp odalarında deney tezgahı kuruyor. Gameboy’un içini açıp kabloların yerini değiştiriyor. Evsiz yatan adamları görüp üzerine saatlerce düşünerek okulunda yardım kampanyası başlatıyor.

Kabul ediyorum ki sokakta arkadaşlarla büyümenin de sosyal artıları var ve kabul ediyorum ki Türk ailesinin diğer saydığım yönlendirmeleri yapacak sosyo-ekonomik temeli ne yazık ki elverişli değil. Fakat bunlar beni çürüten şeyler değil, tam aksine kendimizi tanımamıza engel olan ve tanıyacak olsak da hayatta bize açılan boşluğu doldurmak için şekil değiştirerek içimizdeki esas cevherleri kaybetmemize neden olan etmenler. Çocukken aslında parmaklarınızın ucunda yatan müzik yeteneğini keşfedemeyebilirsiniz çünkü evde boş durup sıkıldığınızda dışarı çıkıp koşturmak gibi bir alternatifiniz vardır. Veya aslında matematiğe bayılıyor ve gelecekteki büyük bilim adamlarından birinin kaderini taşıyor olabilirsiniz ama kimse komşu çocuklarının inek diye dalga geçmesine katlanmak istemeyecektir, dışarı çıkacak ve o topu o kaleye atacaksınızdır. Yine demiyorum ki çocuklar oyun oynamasın, tenis topu gibi kurstan kursa dersten derse paslansın. Yalnızca kendimizi hayata tanıtmaktansa hayatı paket olarak kabul etmeye daha çocukluktan alıştığımızı söylüyorum.

Bazen vazgeçtiğimizin bile farkında olmadan, uğrunda emek harcayacak pek çok şeyi imkansızlar rafına kaldırıveriyoruz.

Şimdi daha yirmi yaşında, önünde bambaşka gelecekler uzanırken başaramayacağından korkan, korkmasa da risk almak istemeyen, risk almak istese de etrafını üzmek istemeyen pek çok kişi tanıyorum. Hatta bunların farkında olmayıp belki kırk yıl boyunca kendini kendinden saklayabilecek olanları da. Buraya hayali girişimim için ödenen on milyon doları reddederek gelmiştim. Muhtemelen ömrümün sonuna kadar çalışmasam da bana bakabilecek, yurtdışında paramı çaldırdığımda beni utandıracak kadar yüreklendiren ve teselli eden bir ailem olmasaydı başarının peşinden koşmayı sevdiğimi bildiğim halde on milyonu kaçırma riskini göze alamazdım. Muhtemelen yeniden on yaşında olsam matematikli fizikli işler yerine kendimi sosyal bilimlere adamam gerektiğini bilsem de şu anda bu sayılı-formüllü işlerden anlayabiliyor ve bazen hoşlanıyor olmamdan ötürü mühendis olma etiketinden vazgeçemeyeceğim. Çünkü günün sonunda bana kişisel olarak kazandıracaklarının aslında yeterli ve tatmin edici olmayacağını bilsem de geleceğimin silinmeyen kalemle çizilmiş bazı yerlerinde bu etiketin yerinin doldurulması gerekiyor.

Bugün on milyonu reddetip gözü kara bir girişimci olmak istediği halde parayı alacak ve öte tarafta aslında parayı alıp gezi yazıları yazmak istediği halde iş dünyasına girmeye zorlanacak insanların kendilerini yalnızca tanımak değil gerçekleştirmek için de güç bulmaları; hayatın da onlara bu konuda fazlaca hıyarlık yapmaması dileğiyle.

Bengüsu

You Might Also Like

No Comments / Yorum Bulunmuyor

Leave a Reply / Yorum Yazın

Show Buttons
Hide Buttons